Vedaraba(A)llâhu meśelen karyeten kânet âmineten mutme-inneten ye/tîhâ rizkuhâ raġaden min kulli mekânin fekeferat bi-en'umi(A)llâhi feeżâkaha(A)llâhu libâse-lcû'i velḣavfi bimâ kânû yasne'ûn(e)
Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.
Allah bir şehri misal olarak verdi: Bu şehir güvenli, huzurlu idi, Oraya her yerden rızkı bol bol geliyordu. Ne var ki onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini (felâketini) tattırdı.
Nahl Suresi 112. ayet, güven ve refah içinde yaşayan bir kasabanın Allah'ın nimetlerine nankörlük etmesi sonucu açlık ve korkuyla cezalandırılmasını anlatır. Ayet, 'darabe meselen' (misal vermek), 'âmineten mutmainneten' (güven ve huzur içinde), 'rizkuhâ rağaden' (bol rızık), 'keferat bi-en'umi' (nimetlere nankörlük etmek) ve 'ezâkahâ libâse' (elbisesini tattırmak) gibi anahtar kavramlar üzerinden bu dönüşümü dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darabe meselen' ifadesini 'mesel kıldı' veya 'mesel getirdi' şeklinde açıklar. Burada 'darabe', bir şeyi açıklamak, ortaya koymak için bir örnek sunma fiilini ifade eder. Ayette, Allah'ın bir durumu somutlaştırmak ve ders vermek amacıyla bir kasabayı örnek gösterdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darb' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi bir şeye vurmak olduğunu, ancak mecazi olarak 'misal darbetmek' (örnek vermek) şeklinde kullanıldığını belirtir. Bu kullanımda, anlatılmak istenen konuyu zihinlerde canlandırmak için bir benzetme veya örnek sunma amacı güdülür. Ayetteki 'darabe meselen' ifadesi, Allah'ın insanlara ibret almaları için bir kıssa sunduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'mesel' kavramının genellikle soyut bir gerçeği somut bir örnekle açıklama işlevi gördüğünü vurgular. 'Darabe meselen' ifadesi, bu somutlaştırma sürecini başlatan fiildir. Ayetteki kasaba örneği, Allah'ın nimetlerine şükür ve nankörlük arasındaki farkı ve sonuçlarını somut bir şekilde gözler önüne sermek için kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âmin' kelimesini 'emniyet içinde olan', 'korkudan uzak' olarak açıklar. Ayetteki 'âmineten' ifadesi, kasabanın hem dış düşmanlardan hem de iç karışıklıklardan kaynaklanan korkulardan arınmış, huzurlu bir durumda olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünün 'korkunun zıttı' olduğunu ve 'kalbin sükûnet bulması' anlamına geldiğini belirtir. 'Âmineten' kelimesi, kasabanın sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda psikolojik olarak da bir huzur ve güvenlik ortamında yaşadığını ifade eder. Bu durum, nimetlerin tam olarak hissedilebildiği bir ortamı tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emn' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle hem fiziksel hem de ruhsal güvenliği kapsadığını belirtir. 'Âmineten' kelimesi, kasabanın sakinlerinin kendilerini güvende hissettikleri, herhangi bir tehdit altında olmadıkları bir yaşam sürdüklerini gösterir. Bu durum, nankörlüğün ardından gelen korku ve açlığın şiddetini daha da belirginleştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mutmainne' kelimesini 'sakinleşmiş, huzur bulmuş' olarak açıklar. Bu, sadece dışsal bir güvenliği değil, aynı zamanda içsel bir dinginliği ve istikrarı da ifade eder. Ayetteki 'mutmainneten', kasabanın sakinlerinin zihinlerinin rahat, kalplerinin huzurlu olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'itmi'nân' kelimesinin 'bir şeyin yerleşmesi, sabitlenmesi ve kalbin sükûnet bulması' anlamına geldiğini belirtir. 'Mutmainneten' kelimesi, kasabanın hem maddi hem de manevi olarak yerleşik, istikrarlı ve huzurlu bir düzene sahip olduğunu vurgular. Bu durum, kasabanın refahının sadece geçici olmadığını, köklü bir huzura dayandığını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'itmi'nân'ın 'bir şeyin yerinde durması, hareket etmemesi' anlamından hareketle, kalbin endişelerden arınarak sükûnete ermesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'mutmainneten', kasabanın sakinlerinin herhangi bir endişe veya kaygı taşımadan, tam bir iç huzuru içinde yaşadıklarını gösterir. Bu, 'âmineten' kelimesiyle birlikte kasabanın ideal durumunu tasvir eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rağaden' kelimesini 'bol ve geniş rızık' olarak açıklar. Bu, rızkın sadece yeterli olmaktan öte, fazlasıyla ve kolaylıkla elde edildiğini gösterir. Ayetteki kullanım, kasabanın ekonomik refahının ve bolluğunun altını çizer.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rağd' kelimesinin 'geniş ve bol yaşam' anlamına geldiğini belirtir. 'Rağaden' ifadesi, rızkın sadece miktar olarak çokluğunu değil, aynı zamanda elde edilişindeki kolaylığı ve yaşamın genel refahını da kapsar. Bu, kasabanın nimetler içindeki durumunu pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'rağad' kelimesinin 'genişlik ve bolluk' anlamını vurgular. Ayetteki 'yâ'tîhâ rızkuhâ rağaden' ifadesi, rızkın kasabaya zahmetsizce, adeta kendiliğinden ve her yönden bolca ulaştığını tasvir eder. Bu durum, Allah'ın onlara bahşettiği nimetlerin büyüklüğünü gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kelimesinin 'örtmek' anlamından hareketle, nimetleri örtmek, yani onlara şükretmemek ve değerini bilmemek olduğunu belirtir. Ayetteki 'fekefarat bi-en'umi' ifadesi, kasabanın Allah'ın kendilerine verdiği bol nimetleri görmezden geldiğini, onlara karşı nankörlük ettiğini ve şükür görevini yerine getirmediğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ün asıl anlamının 'bir şeyi örtmek' olduğunu, bu bağlamda ise 'nimeti örtmek', yani ona şükretmemek ve onu inkâr etmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'fekefarat', kasabanın sahip olduğu güven, huzur ve bol rızık gibi nimetlerin kıymetini bilmeyerek, Allah'a karşı nankörlük ettiğini ve bu nimetleri inkâr ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'küfr' kavramının sadece Allah'ı inkâr etmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmeyi de kapsadığını belirtir. Bu, Allah'ın lütuflarını görmezden gelmek ve onlara karşı minnettar olmamak anlamına gelir. Ayetteki 'fekefarat', kasabanın refah içinde olmasına rağmen Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmeyerek ahlaki bir çöküş yaşadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ezâkahâ' kelimesini 'ona tattırdı' şeklinde açıklar. Bu ifade, bir şeyi doğrudan deneyimlemek, tecrübe etmek anlamında kullanılır. Ayette, Allah'ın nankörlük eden kasabaya açlık ve korkuyu bizzat yaşattığını, onların bu acı tecrübeyi tattığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' kelimesinin 'bir şeyin tadını almak' olduğunu, ancak mecazi olarak 'bir şeyi tecrübe etmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Ezâkahâ' ifadesi, Allah'ın kasabaya açlık ve korku gibi acı verici durumları doğrudan deneyimlettiğini, onların bu cezayı bizzat hissetmelerini sağladığını gösterir. Bu, cezanın somut ve şiddetli olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zevk'in 'bir şeyin ilk tadını almak' olduğunu ve mecazi olarak 'bir şeyin etkisini hissetmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ezâkahâ', Allah'ın kasabaya açlık ve korkunun acı etkilerini tattırdığını, yani onları bu durumlarla yüzleştirdiğini ve bu durumların sonuçlarını bizzat yaşamalarına neden olduğunu ifade eder. 'Libâse' (elbisesi) kelimesiyle birlikte kullanılması, bu durumların onları tamamen kuşattığını gösterir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vedaraba(A)llâhu meśelen karyeten kânet âmineten mutme-inneten ye/tîhâ rizkuhâ ragaden min kulli mekânin fekeferat bi-en’umi(A)llâhi feezâkaha(A)llâhu libâse-lcû’i velḣavfi bimâ kânû yasne’ûn(e)” Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı. (16/112)
Bedenlerimiz memleketimiz ve içinde ormanlar, vadiler, nehirler, denizler ve şehirler vardır.
Bu memleketin güvenli ve huzurlu kenti gönül şehridir. Oraya bolca zât-i bilgiler, bolca rızık olarak gelir. İşte bu gelen zâti kaynaklı ilime karşı nankörlük edildi ve nefsi emmare istikametinde hayal ve vehim yönlü kullanıldı iseler. Onlara açlık ve korku nefsin karanlığında kalmak, karanlıklar içinde kaybolmak en büyük korku olacaktır.
Nefis terbiyesinde anlatılan kudsi bir hadistir.
Allah (cc) nefse sorar; sen kimsin, ben kimim?
Nefis; “ene ene, ente ente; sen sensin, ben benim” der. Keyfiyeti Allah (cc) tarafınca bilinen bir süre, ateşle terbiye görür. Sonra Rab yine sorar, cevap değişmez.
Bu defalarca tekrarlanır, her defasında cevap aynıdır; Nefis; “Sen sensin, ben benim” der. Ateşle terbiyede sıratı müstakime girmemekte direnen nefisi, Rab bu defa açlık imtihanına sokar. Soru yinelenir; sen kimsin ben kimim?
Rabbi karşısında durduğu yeri ve duruş şeklini bilemeyen nefis, asıl şekline dönmüştür. “Ya Rab ben aciz, fakir bir kulunum, sen benim Rabbimsin.” Yapılan nefis terbiyesinde riyazat nefsi açlık ile terbiye etme ve eti yenen hayvanların ürünlerini yemeyerek, nefsi emmare ve nefsi levvamenin ahlakının etikisi azaltılmaya, izale edilmeye çalışılır. “Havf ve Reca” ise daha yolun başındaki salikin hallerindendir. (Murat Derûni)