Velâ tekûlû limâ tasifu elsinetukumu-lkeżibe hâżâ halâlun vehâżâ harâmun litefterû ‘ala(A)llâhi-lkeżib(e)(c) inne-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah'a karşı yalan uydurmak için, "Şu helaldir", "Şu haramdır" demeyin. Şüphesiz, Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Dillerinizin yalan vasfetmesi ile: "Şu helaldir, şu haramdır" demeyin; aksi halde Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah'a yalan uyduranlar asla kurtulamazlar.
Nahl Suresi 116. ayet, insanların kendi dilleriyle Allah'a yalan isnat ederek helal ve haram belirlemelerini yasaklamaktadır. Ayet, bu tür bir iftiranın felaha ulaşmaya engel olduğunu vurgulayarak, dinî hükümlerin kaynağının yalnızca Allah olduğunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir düşünceyi, inancı veya hükmü sözlü olarak ifade etmektir. Ayetteki 'lâ tekûlû' (لَا تَقُولُوا۟) ifadesi, Allah'ın izni olmaksızın helal ve haram tayin etme eylemini yasaklamaktadır. Bu, sadece bir söz söylemekten öte, dinî bir hüküm koyma iddiasını reddetmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl (قول), burada sadece konuşmak değil, aynı zamanda bir iddiada bulunmak ve bir hüküm bildirmek anlamındadır. Ayet, insanların kendi zanlarına dayanarak Allah adına hüküm vermelerini, yani 'şunu helal, bunu haramdır' demelerini mecazi olarak yasaklar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vasıf (وصف), bir şeyin niteliklerini belirtmektir. Ayetteki 'limâ tasifu elsinetukum' (لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ) ifadesi, dillerin yalanı bir vasıf, bir alışkanlık haline getirmesi, yani sürekli ve pervasızca yalan söylemesi anlamındadır. Bu, sadece bir kerelik bir yalan değil, süreklilik arz eden bir durumu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vasıf (وصف), bir şeyin halini, keyfiyetini anlatmaktır. Ayetteki kullanımı, dillerin yalanı bir özellik, bir nitelik olarak benimsemesi ve bu yalanı Allah'a isnat ederek helal-haram belirlemesi durumunu anlatır. Bu, dilin yalanı bir 'sıfat' olarak taşımasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kizb (كذب), bir şeyin gerçekte olduğundan farklı bir şekilde haber verilmesidir. Ayetteki 'el-kezib' (الْكَذِبَ) ifadesi, insanların kendi heva ve heveslerine göre helal ve haram tayin ederek bunu Allah'a isnat etmelerinin, Allah adına söylenmiş bir yalan olduğunu açıkça belirtir. Bu, dinî bir iftira niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kizb' (كذب) kavramı, sadece gerçeğe aykırı beyan değil, aynı zamanda Allah'a karşı yapılan bir isyan ve O'nun otoritesine meydan okuma anlamı taşır. Nahl 116'da, helal ve haram belirleme yetkisini gasp ederek Allah'a yalan isnat etmek, en büyük 'kizb' türlerinden biri olarak sunulur ve dinî düzenin ihlali anlamına gelir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İftira (افتراء), bir şeyi asılsız yere birine isnat etmektir. Ayetteki 'litefterû' (لِّتَفْتَرُوا۟) ifadesi, insanların kendi dilleriyle uydurdukları yalanları Allah'a mal etme, yani Allah adına hüküm koyma cüretini vurgular. Bu, sadece bir yalan söylemek değil, aynı zamanda o yalanı Allah'a atfetmektir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İftira (افتراء), bir şeyi icat etmek, uydurmak ve onu başkasına isnat etmektir. Nahl 116'da, 'Allah'a karşı yalan uydurmak' (تَفْتَرُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ ٱلْكَذِبَ) ifadesi, insanların kendi heva ve hevesleriyle belirledikleri hükümleri, sanki Allah'tan geliyormuş gibi gösterme eylemini şiddetle kınar. Bu, dinî bir sahtekarlıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Felâh (فلاح), dünya ve ahiret saadetine ulaşmaktır. Ayetteki 'lâ yüflihûn' (لَا يُفْلِحُونَ) ifadesi, Allah'a yalan isnat edenlerin, yani O'nun adına asılsız hükümler uyduranların, ne dünyada ne de ahirette gerçek kurtuluşa ve başarıya ulaşamayacaklarını kesin bir dille belirtir. Bu, ilahi bir uyarı ve cezadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Felâh (فلاح) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın rızasını kazanarak elde edilen nihai kurtuluş ve mutluluğu ifade eder. Nahl 116'da, Allah'a iftira atanların 'felah bulamayacakları' vurgusu, onların bu büyük günahları nedeniyle ilahi lütuftan ve ebedi saadetten mahrum kalacaklarını gösterir. Bu, eylemin ciddiyetini ve sonuçlarının ağırlığını ortaya koyar.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velâ tekûlû limâ tasifu elsinetukumu-lkezibe hâzâ halâlun vehâzâ harâmun litefterû ‘ala(A)llâhi-lkezib(e) inne-llezîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkezibe lâ yuflihûn(e)” Dilleriniz yalana alışa geldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler. (16/116)
Meallerde “Sine” kelimesi “dil” olarak verilmiştir. “Dil” eski dilde kalb, gönül, yürek olarak geçmektedir. “Sine” anlamı göğüs, bağır, sadr, yürek gönül dür.
Yalanın kaynağı “yürek” olmaktadır. “Sine” nin gönül olabilmesi için “Ya gönül olmak gerekir, Ya bir gönle girmek gerekir.
Hani denir ya “yürek demiş” diye, gerçekten bilinmeyen bir konuda ahkam kesmek her kişinin değil er kişinin harcıdır.
Helaller ve haramlar dairesi Kur’ân-ı Kerim, Hadis-i Şerifler tarafından bildirilmiş ve Fıkıh İmamları tarafından ise ictihad edilip düzenlenmiştir. İlerleyen yıllarda ise bu konu istismara açık görülüp İctihad kapısı kapandı denilmiştir. Belki iyi niyetle yapılan bu uygulama İslâm toplumlarının ilerlemesine set vurduğu günyüzü gibi aşikardır.
İmân eden kişinin kalbinde zaten iman olur ve helal, haram dairesine uygun bir yaşam sürer, kalbleri nefsaniyetlerine dönük olanlar şu helal ve haram diyerek helal ve haram da ifrat ve tefrite giderler…
Zaten Allah karşı yalan uyduranın iflah olmayacağı belirtilmetedir. (Murat Derûni)
مَتَاعٌ قَلِيلٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {النحل/117}
“Metâ’un kalîlun velehum ‘ażâbun elîm(un)”