Metâ'un kalîlun velehum ‘ażâbun elîm(un)
(Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Halbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır.
Onlar için dünyada pek az bir menfaat var, ahirette ise çok acıklı bir azab vardır.
Nahl Suresi 117. ayet, dünya hayatının geçici nimetleri ile ahiret azabı arasındaki keskin tezatı vurgular. Ayet, 'geçim' ve 'azap' kavramları üzerinden, dünya menfaatlerinin kısalığını ve buna karşılık gelecek olan acı verici cezanın şiddetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'metâ'' kelimesini 'kendisiyle faydalanılan şey' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle dünya hayatının geçici ve fani nimetleri için kullanıldığını belirtir. Bu ayette de dünya menfaatlerinin kısalığına ve geçiciliğine işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'metâ'' kelimesini 'faydalanılan şey' olarak açıklar ve bu ayetteki kullanımının, dünya hayatında elde edilen, ancak kalıcı olmayan geçici nimetleri ifade ettiğini belirtir. 'Kalîl' (az) kelimesiyle birlikte kullanılması, bu faydanın sınırlı süresini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'metâ'' kavramının Kur'an'da genellikle 'dünya hayatının geçici zevkleri ve faydaları' anlamında kullanıldığını ve ahiret nimetleriyle karşılaştırıldığında değersizliğini vurguladığını belirtir. Bu ayette de dünya nimetlerinin 'az' oluşuyla, ahiret azabının şiddeti arasındaki kontrastı pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kalîl' kelimesinin 'az' anlamına geldiğini ve bu ayette 'metâ'' ile birlikte kullanılarak dünya nimetlerinin hem miktar hem de süre açısından sınırlı ve önemsiz olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu, ahiret azabının sonsuzluğu ve şiddetiyle tezat oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalîl' kelimesini 'azlık' ve 'küçüklük' anlamlarında açıklar. Ayette 'metâ'' ile birlikte kullanılması, dünya hayatının faydalarının geçiciliğini ve ahiret nimetleri veya azabı karşısındaki değersizliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kalîl' kelimesinin Kur'an'da niceliksel azlığı ifade etmenin yanı sıra, niteliksel olarak da önemsizliği ve değersizliği vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, dünya nimetlerinin 'az' oluşu, onların kalıcı olmaması ve ahiretteki karşılığının büyüklüğü bağlamında ele alınır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin kökeninin 'tatlı sudan mahrum kalmak' anlamına geldiğini ve mecazi olarak 'acı veren ceza' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, dünya nimetlerinin geçiciliğine karşılık, ahiretteki kalıcı ve acı veren cezayı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azâb'ı 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' ve 'acı veren ceza' olarak tanımlar. Ayetteki 'azâbün elîm' (acı veren azap) ifadesi, bu cezanın sadece bir mahrumiyet değil, aynı zamanda fiziksel ve ruhsal bir acı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azâb' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarlara uygulanan ilahi cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, dünya menfaatlerine aldananların karşılaşacağı kaçınılmaz ve şiddetli ahiret cezasını temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'elîm' kelimesinin 'acı veren' anlamına geldiğini ve 'azâb' kelimesini niteleyerek, bu azabın sadece bir ceza değil, aynı zamanda şiddetli bir acı ve ızdırap kaynağı olduğunu vurguladığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'elîm' kelimesinin 'elem veren, acı veren' anlamında olduğunu ve Kur'an'da genellikle 'azâb' kelimesiyle birlikte kullanılarak cezanın şiddetini ve dayanılmazlığını pekiştirdiğini ifade eder. Bu ayette de azabın niteliğini açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'elîm' kelimesinin Kur'an'da 'acı' ve 'ızdırap' anlamlarını taşıdığını ve 'azâb' ile birlikte kullanıldığında, bu cezanın sadece bir mahrumiyet değil, aynı zamanda derin bir fiziksel ve ruhsal acıyı içerdiğini vurguladığını belirtir. Bu, dünya nimetlerinin geçici hazzına karşılık gelecek olan kalıcı acıyı ifade eder.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Hâlbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır. (16/117)
Böyle yapmaları ile belki bazı insanların safiyane duyguları ile etrafına cemaat olarak toplarlar ve onlardan maddi ve manevi çıkar temin ederler. İlim ve irfandan böyle uzak yerler kişilerin hayali ve vehimi duygularına hoş gelir, nefsaniyetlerini arttırır.
Eğer bahsedilen kişi sadece bunu kendi için kullanmışsa sadece elim azab kendisi içindir. Ama başkalarınada bu onuda önder olmuşsa onların bu yaptığından ona da bir pay olacaktır. (Murat Derûni)
وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ {النحل/118}
“Ve’alâ-llezîne hâdû harramnâ mâ kasasnâ ‘aleyke min kabl(u) vemâ zâlemnâhum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)” Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. (16/117)
Yahudilik dendiği zaman bizler sadece Mûsâ a.s. ın geldiği kavim olarak anlıyoruz.
İsrailoğulları yani “gece yürüyenin çocukları” kim ki gece kalkıp, ibadetini, zikrini, tefekkürü yapıyorsa bu daire içindedir.
Burası Tevhid-i esmâ, tarikat yaşantısı ve dairesidir… Allah adına şu haram veya helal demek yasaklanmıştır. Bu yaşantı içinde olanın şeriat mertebesine göre daha dikkat etmesi gereklidir.
Yoksa nefsi emmare bu yaşantıda daha da zirve yapar ve nefislerine zulmedenlerden olunur. (Murat Derûni) Yolumuza Fusûs’ül Hikem İbrahim a.s. Fassı ile devam edelim.
İmdi sen, ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemm eyle! (24).
İmdi sen ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemmeyle. Yani kimseye hiçbir buhtanda bulunma, hiçbir şekilde suçlamada bulunma. Sen kendine hamd et, ancak kötüleyecek olursan da kendini kötüle.
Yani senin ayan-ı sabiten saadet ve kemali iktiza edip, Hakka hal lisanı ile benim üzerime saadet ve kemal ile hükmeyle diye hüküm eylemiş böylece vücud-u harici de yani senin dışındaki vücudunda yani bu dünyada o ezeli hükmün eseri sende saadet ve kemal suretinde zahir olmuş ise bundan dolayı ancak nefsine hamd eder.
Ezelde Cenab-ı Hak sana bir program yaptı, bütün varlıklara bir ayan-ı sabite, sabit programını yaptı, bu program Cenab-ı Hakkın “Mudil” isminin çıkış kanalı, merkezi olarak ta oluşmuş olur, “Hadi” isminin çıkış mahali olarak da programlanmış, tesbit edilmiş olabilir.
İşte Cenab-ı Hak bu programı yaptı ama sana özel bir kimlik verdi, yani özellik verdi. Senin zatın olarak bu programı sana verdi. Yani Allah bu programı kurdu, geriye çekildi diyelim, sana ait bir kimlik verdi işte insanın şahsiyet yapısı buradan gelmektedir.
Diğer varlıkların da böyle bir programları var ama insanınki gibi geniş değildir. Onların programları tek yönlüdür. İşte bu senin “Hadi” isminin özelliğini taleb etmen “Hadi isminin hakikatini, “Rahman” isminin hakikatini yani sana böyle salah bir varlık olarak fiilleri meydana getirecek olan senin ayan-ı sabitendeki olan hükümler Cenab-ı haktan “Salah” fiilini ortaya getirecek vasıf istiyor.
Özünden istedi. İşte Allah sana vermiş değil, Allah programı yapıyor, ama taleb senin varlığından çıkıyor. Çünkü asaleten o oluşumu sana bağlamış oluyor, senin hürriyetine bağlamış oluyor. İradene bağlamış oluyor. Sana bir kimlik veriyor.
İşte bunu yaparken Hak bizim üzerimizde hüküm sahibi ama taleb ettiğimizde Haktan bunu taleb ettiğimizde ki bu hakkı bize kendisi tanımıştır, o zaman biz O’nun hüzerine hüküm sahibi oluyoruz. Şu hükmü, bu hükmü ver diye böyle yap, şöyle yap diye biz ona hüküm etmiş oluyoruz.
O da bunu kabul ediyor, neden çünkü kendi programı gereğidir. İşte sen de eğer hidayet ehline ait olan fiiller ortaya çıktığı zaman kendine hamd et diyor. Burada neticede kendine hamdan hakka had çıkar, bunlar bu şekilde bilinmezse bunlar hep klasik bilgiler olarak deyimler olarak işte Allah böyle dedi şöyle dedi, kul da böyle dedi, Rasul şöyle dedi denir.
Yani senin ayan-ı sabiten saadet ve kemali iktiza edip, Hakka lisan-ı hal ile benim üzerime sadet ve kemal ile hüküm eyle diyor. B öylece vücud-u haricide yani bu dünyada senin vücudun o hüküm-ü ezelinin eseri sende sabit ve kemal üzerine zahir olmuş ise, bundan dolayı ancak nefsine hamd et.
Çünkü hüküm senindir, yani ayan-ı sabitedeki kimlik senin olduğuna göre sen de ayan-ı sabitedeki özelliğin itibariyle kemal ve sadet taleb ettiğinden ve bu sana verilen vücutta sadet ve kemal vücut üzere kemali bir vücut üzere olduğundan o zaman sen kendine nefsine hamd et.
Buradaki nefs tabi ki nefs-i emare değildir. Eğer ayan-ı sabiten şekaveti ve noksanı iktiza edip hakka bu hükmü verdiği için bu âlemde de sen şekavet ve noksan üzere isen bundan dolayı dahi kendi nefsini zemmet, çünkü hüküm yine senindir. Ne yapayım Allah böyle yaptı diye bunu kaldırıyor ortadan işte.
Hidayet ve dalalet ve hayır ve şer ve her şey ifaza-ı vücut itibarıyla Hakkındır. Vücut verme itibarıyla Hakkındır. Yani zıt şeyler delalet, hidayet, hayır ve şer, vücut verme itibarıyla hakkındır. Yani bunların dış vücutlarını Hak verir, başka vücut verecek bir varlık yok ki.
Ayan-ı sabite Hakka ne hüküm vermiş ve haktan ne istemiş iseler, o zuhur ettiği için bunların cümlesi ayandandır. Yani ayan-ı sabite talep ediyor, Hak bu vücutları veriyor. Çünkü bu vücutlar olmazsa ayan-ı sabitelerdeki özellikler ortaya çıkmaz.
Sadece programda kalır, Böylece eğer zulüm vaki olursa halktandır, Hak’tan değildir. İşte bunu Hakka bağlayamayız. Nitekim Hak teala “Biz onlara zulüm etmedik onlar nefislerine zulmettiler.” 16/118[121]