Vesaḣḣara lekumu-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a)(s) ve-nnucûmu musaḣḣarâtun bi-emrih(i)(k) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya'kilûn(e)
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.
Nahl Suresi 12. ayet, Allah'ın evrendeki düzeni insanlığın hizmetine sunmasını ve bu düzenin akıl sahipleri için ibretler barındırdığını vurgular. Ayet, 'teshir' kavramı etrafında dönerek, gök cisimlerinin ilahi iradeye boyun eğmesini ve bunun insan için taşıdığı anlamı ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'teshir' (سَخَّرَ) kelimesini, bir şeyi zorla veya kolaylıkla bir işe koşmak, birinin emrine vermek olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretiyle gök cisimlerini insanlığın menfaatine uygun bir düzende hareket ettirmesi ve onların bu düzene boyun eğmesi anlamındadır. Bu, varlıkların kendi iradeleri olmaksızın ilahi iradeye tabi kılınmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سَخَّرَ لَكُمُ' ifadesini 'size faydalı kıldı, hizmetinize verdi' şeklinde tefsir eder. Bu, varlıkların insanlara birer hizmetçi gibi sunulduğu, onların yaşamlarını kolaylaştırmak ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaratıldığı mecazi anlamını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'teshir' kavramının Kur'an'daki temel anlamının, Allah'ın evrendeki her şeyi belirli bir düzene ve amaca göre yaratması ve bu düzeni insanlığın hizmetine sunması olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'teshir', kozmik düzenin insan merkezli bir fayda sağlama amacını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'leyl'i (gece) bilinen zaman dilimi olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle dinlenme, uyku ve sükûnet zamanı olarak zikredildiğini belirtir. Bu ayette, gündüzle birlikte insan yaşamının devamlılığı ve düzeni için Allah tarafından teshir edilen temel bir zaman dilimidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'leyl' kelimesinin 'örtmek, gizlemek' anlamından türediğini ve karanlığıyla her şeyi örttüğü için bu ismi aldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, gece, Allah'ın insanlara sunduğu bir nimet olarak, dinlenme ve yenilenme imkanı sağlayan bir zaman dilimidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nehâr'ı (gündüz) 'aydınlık ve açık olma' kökünden türemiş olarak açıklar. Gündüz, insanların çalışma, hareket etme ve geçimlerini sağlama zamanı olarak Allah'ın bir lütfudur. Ayette, gece ile birlikte insan yaşamının döngüsünü oluşturan temel unsurlardan biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nehâr' kelimesinin 'akmak, yayılmak' anlamından geldiğini ve ışığın yayılmasıyla ilişkilendirildiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanlara rızıklarını arama ve faaliyetlerini sürdürme imkanı tanıyan aydınlık zaman dilimi olarak teshir edildiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'necm' kelimesinin 'ortaya çıkmak, belirmek' anlamından geldiğini ve yıldızların karanlıkta belirginleşmesi nedeniyle bu ismi aldığını belirtir. Ayette, yıldızlar da diğer gök cisimleri gibi Allah'ın emrine boyun eğmiş, insanlara yol gösterme ve güzellik katma gibi işlevleri olan varlıklardır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nücûm'u (yıldızlar) gökyüzündeki ışıklı cisimler olarak tanımlar ve onların hareketlerinin ve konumlarının belirli bir düzen içinde olduğunu vurgular. Ayetteki 'müsehharâtün bi-emrihi' (O'nun buyruğuna boyun eğmişlerdir) ifadesi, yıldızların da ilahi iradenin bir parçası olarak insanlığın faydasına hizmet ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'akl' kelimesinin kök anlamının 'bağlamak, tutmak' olduğunu ve aklın da insanı kötü fiillerden alıkoyduğu için bu ismi aldığını belirtir. Ayetteki 'ya'kılûne' (akledenler) ifadesi, Allah'ın yarattığı bu düzen ve nimetler üzerinde düşünen, ibret alan ve hakikati idrak eden kimseleri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'akl'ın, eşyanın hakikatini idrak etme ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği olduğunu açıklar. Bu ayette, Allah'ın evrendeki yaratılışındaki mükemmellik ve düzenin, ancak akıl sahipleri tarafından anlaşılabilecek 'ayetler' (dersler, işaretler) içerdiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'akl' kavramının Kur'an'da sadece zihinsel bir yetenek olmaktan öte, aynı zamanda doğruyu bulmaya ve ona göre hareket etmeye sevk eden bir iradeyi de içerdiğini belirtir. Ayetteki 'ya'kılûne', Allah'ın kudret ve hikmetini tefekkür ederek iman eden ve hayatına yön veren kimseleri işaret eder.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır. (16/12)
Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici, yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir.
Bu ise üç şekilde düşünülebilir.
(1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir.
(2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir.
(3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir. Bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur.
İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşama- dır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma gecesidir.[13]
Güneş ve dünyanın dönmesi ile dünya zaman itibari ile üç hâli kabul etmektedir bunlar da bilindiği gibi ikisi gündüz ve gecedir ve bunlar geçicidir. Yine diğer bir halin de iki hali vardır ki bunlarda devamlıdır. Bunlardan bir tanesi doğu istikametinden baktığımızda hiç durmadan devam eden geceden gündüze geçiş çizgisidir diğeri ise batı istikametinde, gündüzden geceye geçiş çizgidir. İşte bu iki çizgiler ne gece ne gündüzdürler. Ancak bu çizgiler devamlı hareket halinde olduklarından durağan değillerdir ancak dönüşümler sebebiyle her an vardırlar ve yok olmazlar gece ve gündüz ise böyle değildir kendilerine ait sürede yaşayacak coğrafyaları vardır ve bu coğrafyalarda biri olan gündüz, batıdan gider iken diğer biri olan gecede doğudan gelir.
Böylece biri gider biri gelir. Demekki ikiside geçici ve izâfidir.[14]
Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir. Evet, bu özet ön bilgilerden sonra Sûre-i Şerîfin birinci Âyetinin özet yorumuna geçelim. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi “Rûh-ul Kuds ile desteklesin, İnşeallah bu İlâh-î hakikatleri akl-ı külden gelen bir yardım ile anlamaya çalışalım.[15]
Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.
Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.
İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[16]
Gönül göğümüzde de gece gündüz ve ay ve güneş bulunduğu gibi yıldızlarda bulunur… Bu yıldızlar seyr-i sulûk eğitimi ile kevkeb-nefsi benlik, necm-izâfi benlik, şıra-ilâhi benlik ve tarık tüm mertebeleri kapsayan yıldız isimleri ile adlandırılır. İşte irfani eğitim ile bu yıldız-benlik sistemi emre verilmiş olur.