Vemâ żerae lekum fî-l-ardi muḣtelifen elvânuh(u)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin yeżżekkerûn(e)
Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır.
Yeryüzünde sizin için yarattığı değişik renklerdeki şeyleri de sizin hizmetinize sunmuştur. Elbette bunda öğüt alan kimseler için bir ibret vardır.
Nahl Suresi'nin 13. ayeti, Allah'ın yeryüzünde yarattığı çeşitliliğin, özellikle renklerin, insanlar için birer ibret ve öğüt kaynağı olduğunu vurgular. Ayet, yaratılışın bu zenginliğini tefekkür edenler için derin anlamlar barındırdığını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذَرَأَ' kelimesinin 'yoktan var etmek, yaratmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yeryüzündeki farklı renklerdeki varlıkları başlangıçtan itibaren yaratıp çoğalttığını ifade eder, bu da O'nun kudretinin bir delilidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ذَرَأَ' fiilinin 'halk' (yaratmak) manasında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanlık için yeryüzünde çeşitli varlıkları yarattığını ve bu yaratılışın bir lütuf olduğunu mecazi bir dille anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'مُخْتَلِفًا' kelimesinin 'çeşitli ve farklı' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'مُخْتَلِفًا أَلْوَٰنُهُۥٓ' ifadesi, yeryüzündeki yaratılmışların renklerinin ve türlerinin birbirine benzemediğini, bu çeşitliliğin Allah'ın kudretinin bir göstergesi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'خَلَفَ' kökünden türeyen 'مُخْتَلِفًا' kelimesinin 'birbirinden ayrılan, farklılaşan' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayette, Allah'ın yarattığı varlıkların renklerindeki bu farklılığın, tefekkür edenler için bir ibret olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'لَوْن' kelimesinin hem 'renk' hem de 'tür, çeşit' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'مُخْتَلِفًا أَلْوَٰنُهُۥٓ' ifadesi, yeryüzündeki bitkilerin, hayvanların ve diğer varlıkların sadece renklerinin değil, aynı zamanda türlerinin ve özelliklerinin de farklılığını kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'لون' kelimesinin sadece fiziksel renkleri değil, aynı zamanda 'çeşitlilik' ve 'farklılık' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Nahl 13'teki kullanımı, Allah'ın yaratılışındaki zenginliği ve çeşitliliği, bu farklılıkların birer ayet (delil) olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'آية' kelimesinin 'açık bir işaret, delil, ibret' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'لَـَٔايَةً' ifadesi, yeryüzündeki renkli ve çeşitli yaratılışın, Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine dair açık bir delil ve ibret olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'آية' kelimesinin 'bir şeyin varlığına veya doğruluğuna işaret eden alamet' olarak tanımlar. Nahl 13'te, Allah'ın yarattığı farklı renklerdeki varlıkların, düşünen ve öğüt alan insanlar için O'nun sanatının ve kudretinin birer alameti olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'تَذَكُّر' fiilinin 'unutulan bir şeyi hatırlamak veya bir şeyi derinlemesine düşünerek ondan ibret almak' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يَذَّكَّرُونَ' ifadesi, Allah'ın yarattığı bu çeşitliliğe bakanların, gafletten uyanıp Allah'ın kudretini ve birliğini hatırlamaları gerektiğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ذَكَرَ' kökünün Kur'an'da 'hatırlama, anma, öğüt alma ve tefekkür etme' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu açıklar. Nahl 13'te, yeryüzündeki renkli yaratılışın, akıl sahipleri için Allah'ın ayetleri üzerinde derinlemesine düşünerek doğru yolu bulmaları için bir vesile olduğunu vurgular.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemâ zerae lekum fî-l-ardi muhtelifen elvânuh(u) inne fî zâlike leâyeten likavmin yezzekkerûn(e)” Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle halk ettiği şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır. (16/13)
Tasavvufta telvin ve temkin kavramları vardır…
Sözlükte “renklenmek, boyanmak” anlamındaki telvîn ile “yerleşmek, karar kılmak, sabit olmak” anlamındaki temkîn tasavvuf literatüründe fenâ-bekā, sekr-sahv, cem‘-fark gibi karşıt terimler olarak kullanılmıştır. Telvîn ve temkin bazı eserlerde televvün-temekkün diye geçer. Serrâc’ın, “Telvîn kulun hallerinde değişiklik göstermesidir” şeklindeki tanımı (el-Lüma‘, s. 357) sûfîlerce kabul görmüştür. Kuşeyrî’ye göre telvîn sâlikin halinin farklı sûretler kazanması, bir halden daha yüksek veya düşük bir hale bürünmesi, bir sıfattan başka bir sıfata intikal etmesidir. Sâlik Hakk’a vuslatı gerçekleştirince temkin sahibi olur. Vuslatın alâmeti sâlikin kendinden tamamen geçmesi, beşerî ve nefsânî kayıtlardan kurtulmasıdır. Bu hal kulda devamlı olursa o kişiye “mütemekkin” denilir. Buna göre telvînden sonraki temkin hali cem’den sonra fark, sekrden sonra sahv, fenâdan sonra bekā hali gibidir. Telvîn hal sahiplerinin, temkin hakikat ehlinin sıfatıdır. Kul sülûk yolunda bulunduğu müddetçe telvîn ehlidir (mütelevvin, mülevven).[17]
Âyette telvin-renkleri emrinize verdik ifadesiyle temkin halinde bulunan insan-ı kamil - kamil insanın emrine renkler kullanımına verilmiştir. Her renge girer ve asli haline döndüğü zaman Hakk ile Hakk olan bâtınında temkin halinde sukün bulur.
Onun için “irfan ehlinin olmaz nişanı” denilmiştir. İnsanlar onunla konuşur, alışveriş, yolculuk yapar ama kendini açmadıkça kendileri gibi “telvin” halinde zannederler. (Murat Derûni)
وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُواْ مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُواْ مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {النحل/14}
“Vehuve-llezî sahhara-lbahra lite/kulû minhu lahmen tariyyen vetestahricû minhu hilyeten telbesûnehâ veterâ-lfulke mevâhira fîhi velitebtegû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)”