Vehuve-lleżî saḣḣara-lbahra lite/kulû minhu lahmen tariyyen vetestaḣricû minhu hilyeten telbesûnehâ veterâ-lfulke mevâḣira fîhi velitebteġû min fadlihi vele'allekum teşkurûn(e)
O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O'nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.
Yine denizden taze et (balık) yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye, denizi emrinize veren Allah'tır. Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun. Lütfundan rızık aramanız ve şükretmeniz için Allah böyle yapmıştır.
Nahl Suresi 14. ayet, Allah'ın insanlara bahşettiği deniz nimetlerini ve bu nimetlerin insan yaşamındaki işlevlerini vurgular. Ayet, denizin insanoğlunun faydalanması için nasıl 'boyun eğdirildiğini' ve bu sayede elde edilen taze et, süs eşyaları ve ticari imkanları dile getirerek şükretmeye davet eder. Dilbilimsel olarak, 'boyun eğdirme', 'taze et', 'süs' ve 'şükür' gibi kavramlar ayetin ana mesajını oluşturan temel unsurlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'teshîr' kelimesini, bir şeyi zorla veya kolaylıkla bir işe yönlendirmek olarak açıklar. Ayetteki 'سَخَّرَ الْبَحْرَ' ifadesi, denizin Allah tarafından insanın menfaatine, onun iradesi dışında ve kolayca hizmet etmesi için yaratıldığını, yani denizin insana boyun eğdirildiğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سَخَّرَ' fiilinin mecazi anlamda 'emrine amade kılmak' olduğunu belirtir. Denizin insanlar için taze et, süs ve ticaret gibi faydalar sağlaması, onun Allah tarafından insanların hizmetine sunulduğunun bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lahm' kelimesini genel olarak hayvanların etini ifade etmek için kullanır. Ayetteki 'لَحْمًا طَرِيًّا' ifadesi, denizden elde edilen, yani balık etinin taze ve yenilebilir oluşuna vurgu yapar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'lahm' kelimesinin canlıların bedenindeki kas dokusunu ifade ettiğini belirtir. Ayette denizden elde edilen 'taze et'in, Allah'ın insanlara sunduğu bir rızık ve nimet olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tarî' kelimesini 'taze, yeni' olarak açıklar. Denizden çıkarılan balığın hemen tüketilebilecek tazelikte olması, Allah'ın insanlara sunduğu nimetin kalitesini ve faydasını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tarî' kelimesinin 'henüz bozulmamış, yeni kesilmiş veya avlanmış' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'لَحْمًا طَرِيًّا' ifadesi, deniz ürünlerinin taze olarak tüketilmesinin bir nimet olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hilye' kelimesini 'süs, ziynet' olarak tanımlar. Ayette denizden çıkarılan inci, mercan gibi süs eşyalarına işaret edilir ki bunlar insanların kendilerini güzelleştirmek için kullandıkları takılardır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hilye' kelimesinin kadınların süslenmek için kullandığı her türlü ziynet eşyasını kapsadığını belirtir. Ayetteki bağlamda bu, denizden elde edilen ve takı olarak kullanılan değerli taşları ve incileri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şükür' kavramını, Allah'ın bahşettiği nimetlere karşı minnettarlık göstermek ve bu nimetleri Allah'ın rızasına uygun kullanmak olarak açıklar. Ayetteki 'لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ' ifadesi, Allah'ın deniz nimetlerini sunmasının amacının, insanların bu nimetlerin farkına varıp O'na şükretmeleri olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şükür' kelimesini, nimetin sahibini bilmek ve ona karşı minnettarlık göstermek olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, denizden elde edilen et, süs ve ticaret imkanları gibi nimetlerin Allah'tan geldiğini idrak edip O'na hamd ve şükürde bulunmak kastedilir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir. (16/14)
Denizden yenen taze et balık tır. “Leb” dudak demektir. Deniz manazarasına da leb-i derya denmektedir. İrfan ehlinin “leb”inden dökülen sözler “leb-i derya” dan gelen hakikatı ilahi deryası kısmetleridir. Ve salik ondan tahsil ettiği ma’nâlar ile kendi deryasından balık avlar ve inci, mercanlar çıkarır. Ve ihtiyaç sahiplerininde istifadesine sunar.
“İnci ve Mercan” ise abdiyet ve rububiyet hakikatleridir. “İnci ve Mercan” hakkında âyet ise Rahmân sûresindedir. (Murat Derûni)
(55/22)وَالْمَرْجَانُْلُوْوويَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْ
yahrücü minhümel lü’lüü vel mercanü “lülü’lü/inci (parlak, ziyalı, kıymetli) ve mercan/küçük inci minhüm/onlardan (ikisinden) harec/ihrac olur, çıkar “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” Bilindiği gibi denizden çıkan birçok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır.
İnci istiridyelerin içinde oluşur.
Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.
Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir?
Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.
Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?
Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır.
İnci muhabbet ehlinin “gözyaşları”dır.
Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi gözyaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü gözyaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.
Ma’nâ âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır.
“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir.
Cenab-ı Hakk diyor ki:
“Ey kulum sen gözyaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”
O, dallı budaklı (mercan’a) şekle “zatî şiryan” (zatî tesir), yani; tesir alış, cereyan veyahut akış denir.
Mercanın kırmızı rengi ise “kan”dır, “can”dır.
Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için gözyaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır.
“yehrucu.....” ikisinden de inci ve mercan çıkar, ancak o deryalardan inci ve mercanları çıkaran kimseler gönül âlemine dalan mana dalgıçlarıdır.
Tespih elinde, “Allah”ın ismi dilinde, gecenin veya gündüzün bir vakti o irfan yolcusu, abd deryasının göz pınarlarından “Mahbub-u Hakiki”nin güzelliğim düşünerek çıkardığı incileri karşılığında, Rabb’ı da ona Rabb deryasının kapılarım açarak oradan “irfan mercan”larını çıkarmasını sağlar.
Bunlar kendisi için nadide bir süs ve hem de irfaniyet yolunda paha biçilmez mana hazineleridir.
Zaman içerisinde yeri geldikçe ve talep edildikçe o inci ve mercanlardan kolye yapılıp, hak edenlere hediye edilir.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
“Lisanımızda da mercanın kırmızısı meşhurdur. Bilindiği gibi inci ve mercan hem süs eşyası olarak kullanılır, hem de ticaret nimetlerindendir.”[18]
Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün.
Nasıl ki denizde gemiler hareket eder, müşahade ehlide bizlerin bedenlerimizin hava olan latif suda dikey olarak muhammedi tekneleri olarak havayı yani nefsin hevasını olan hayali yara yara giderler.