şâkiran li-en'umih(i)(c) ictebâhu vehedâhu ilâ sirâtin mustekîm(in)
O'nun nimetlerine şükreden bir önderdi. Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.
Allah'ın nimetlerine şükredendi. Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.
Nahl Suresi 121. ayet, Hz. İbrahim'in Allah'ın nimetlerine şükreden bir kul oluşunu ve Allah tarafından seçilip doğru yola iletilmesini konu edinir. Ayet, şükür, seçilme ve hidayet kavramları üzerinden ilahi lütuf ve kulun buna karşılık vermesi arasındaki ilişkiyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şükür (şükr), nimet verenin nimetini bilmek ve onu övmektir. Ayetteki 'şâkiran' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah'ın kendisine bahşettiği nimetleri idrak edip buna karşılık minnettarlığını dile getiren ve amelleriyle gösteren bir kul olduğunu belirtir. Bu, sadece dil ile değil, kalple tasdik ve azalarla amel etmeyi de kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şükür, nimetin sahibini bilmek ve ona tazim etmektir. 'Şâkiran' kelimesi, Hz. İbrahim'in Allah'ın nimetlerine karşı gösterdiği bu tazim ve minnettarlık halini ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu halin sürekli ve kalıcı bir özellik olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'şükür', Allah'ın lütuflarına karşı insanın minnettarlığını ifade etmesi ve bu lütufları doğru yolda kullanmasıdır. Hz. İbrahim'in 'şâkiran' olarak nitelendirilmesi, onun Allah'ın nimetlerini sadece kabul etmekle kalmayıp, bu nimetleri Allah'ın rızasına uygun bir şekilde değerlendirdiğini ve bu sayede ilahi lütfa layık görüldüğünü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): En'um (nimetler), Allah'ın kullarına verdiği ihsanlardır. Ayetteki 'li-en'umihi' ifadesi, Hz. İbrahim'in şükrünün, Allah'ın ona bahşettiği sayısız lütuf ve ihsanlara yönelik olduğunu açıkça belirtir. Bu nimetler, hem dünyevi hem de uhrevi olabilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nimet (ni'me), insana ulaşan her türlü hayırdır. 'En'um' kelimesi, nimetin çoğulu olup, Allah'ın Hz. İbrahim'e verdiği nimetlerin çokluğunu ve çeşitliliğini ifade eder. Bu, peygamberlik, doğru yol ve diğer tüm lütufları kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nimet, Allah'ın kullarına karşılıksız olarak verdiği her türlü iyilik ve lütuftur. Ayetteki 'li-en'umihi' ifadesi, Hz. İbrahim'in şükrünün, Allah'ın ona bahşettiği tüm bu lütufların farkında olarak gerçekleştiğini ve bu farkındalığın şükrün temelini oluşturduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İctibâ (seçmek), Allah'ın bir kulunu kendine has kılması ve onu diğerlerinden üstün tutmasıdır. Ayetteki 'ictabâhu' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'i peygamberlik ve dostluk gibi özel bir mertebe için seçtiğini ve onu kendi katında yücelttiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İctibâ, bir şeyi seçip kendine çekmek, toplamak demektir. Allah'ın bir kulunu 'ictibâ' etmesi, onu kendi lütfuyla seçip, özel bir konuma getirmesi ve onu kendisine yakın kılmasıdır. Hz. İbrahim'in bu şekilde seçilmesi, onun Allah katındaki müstesna yerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ictibâ', Allah'ın belirli kişileri özel bir misyon veya statü için seçmesi anlamına gelir. Bu seçim, ilahi iradenin bir tecellisidir ve seçilen kişiye büyük sorumluluklar yükler. Hz. İbrahim'in 'ictabâhu' olması, onun Allah tarafından özel bir elçi ve önder olarak görevlendirildiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hidayet (hedy), doğru yolu göstermek ve o yola ulaştırmaktır. Ayetteki 've hedâhu' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'i hem doğru yolu bulması için rehberlik ettiğini hem de o yolda sabit kıldığını gösterir. Bu, sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda fiili olarak doğru yola yönlendirmektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, lütufla doğru yola iletmektir. Allah'ın Hz. İbrahim'i 'hedâhu' etmesi, ona hem akli ve şer'i delillerle doğru yolu göstermesi hem de kalbine o yola meyletme ve o yolda yürüme gücü vermesidir. Bu, ilahi bir lütuf ve yardımdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hidayet, Allah'ın kullarını dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak doğru yolu göstermesi ve o yolda muvaffak kılmasıdır. Ayetteki 've hedâhu' ifadesi, Hz. İbrahim'in Allah tarafından sadece seçilmekle kalmayıp, aynı zamanda hayatının her aşamasında doğru yola yönlendirildiğini ve bu sayede ilahi rızaya uygun bir yaşam sürdüğünü belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sırat, yol demektir. Ayetteki 'sıratın müstakîm' ifadesi, Hz. İbrahim'in iletildiği yolun, eğriliği olmayan, açık ve doğru bir yol olduğunu vurgular. Bu yol, Allah'ın emrettiği ve razı olduğu yoldur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sırat, geniş ve açık yol demektir. Kur'an'da 'sırat-ı müstakîm' olarak geçtiğinde, bu, Allah'a ulaştıran, şüphe ve eğrilikten uzak, dosdoğru yolu ifade eder. Hz. İbrahim'in bu yola iletilmesi, onun tevhid inancına ve ilahi şeriata uygun bir hayat sürdüğünü gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Müstakîm, eğriliği olmayan, dosdoğru demektir. 'Sırat-ı müstakîm' terkibi, Allah'ın dini ve şeriatıdır. Ayetteki 'müstakîm' kelimesi, Hz. İbrahim'in iletildiği yolun, hiçbir sapma veya yanlışlık içermeyen, hakikat üzere kurulu bir yol olduğunu pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İstikamet, bir şeyin doğru ve düzgün olmasıdır. 'Sırat-ı müstakîm', Allah'ın emrettiği ve razı olduğu, hiçbir eğriliği ve sapması olmayan yoldur. Hz. İbrahim'in bu yola iletilmesi, onun tevhid inancında ve amellerinde tam bir doğruluk ve istikamet üzere olduğunu gösterir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O’nun nimetlerine şükreden bir önderdi. Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. (16/121)
Nimetlerine şükreden; İbrâhim a.s. hakk’a teslim olarak üzerindeki giyindiği esmâ-i ilahiyye nimetini bilen ve eş-şükür esmâsı ile bu idrak ve bilinçte olandı. (Murat Derûni) Önderliği - İmamlığı;
-Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara imam kılacağım.
İnsânlık tarihinde ilk def’a bu Âyet-i kerîme ile İbrâhîm (a.s.) şahsında (İmamlık) müessesesi kurulmuş oluyordu. Aslında bu (İmamlık) müessesesi hep var idi ancak daha evvelce mahallî olduğundan tahsis edilmemişti. Bu mertebede umumileştirildiği için özellikle ifade edilmiştir. Bilindiği gibi, İbrâhîm (a.s.) ın diğer lâkabı, halkın babası idi, işte bu babalık dahi genel mânâda önderlik-<imamlık’tır.>
O da dedi ki: Zürriyetimden de -Hak Teâlâ da- buyurdu ki benim ahdime zalimler nâil olamaz.” İmamlık İbrâhîm (a.s.) ın bu duasıyla “İsmâil” (a.s.) ın kanalından Efendimize ve oradan da ümmetine ulaşmıştır. Ehli gaflet bu hakikate nâil olamaz. Yâni gaflet ehli bu hakikatleri kendilerinde perdelediklerinden zulmette karanlıkta kaldılar, böylece nefislerine zulmetmiş olduklarından da, zâlim olmuş oldular.[123]
Seçilmişliği;
Kûr’ân-ı Keriym; Âl-i İmrân Sûresi;(3/33) Ayeti’nde belirtildiği üzere:
إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَال
عِمْرَنَ عَلَى الْعَالَمِينَ
(İnnellahestafa Âdeme ve Nûhan ve âle İbrâhîme ve âle İmrâne alel âlemiyn.) Meâlen: “33. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim'in sülâlesini ve İmrân’ın hanedanını âlemler üzerine seçkin kıldı.” Yukarıda belirtilen isimlerle ifade edilen zuhurların sırayla seçilmişliği bildirilmektedir ki; bunların her biri bir mertebenin öncüleri ve icad edicileridir. Yeri geldikçe izahlarına çalışacağız. Bu bölümde konumuz (İbrâhîm Halîlûllah ) olduğundan sadece bu mertebeyi kitabımız da İnşeallah bildirmeye çalışacağız.
Yukarıda belirtilen isimlerle ifade edilen zuhur-ların sırayla seçilmişliği bildirilmektedir ki; bunların her biri bir mertebenin öncüleri ve icad edicileridir. Yeri geldikçe incelemeğe çalışacağız. Bu mertebe de seçilmişlik (İbrâhîm Halîlûllah) mertebesine verilmiştir.
Bu seçilmişlik o güne kadar gelen insânlık tefekkür tarihinin büyük bir dönüşüm ve değişim hareketidir. Bu değişim daha ziyade îmân-î konularda olmuştur. Seçilmiş (Âdem) Âdemiyyet mertebesi ile yeryüzünde yaşamaya başlayan Âdemoğulları, epey bir zaman bu anlayışın devamı olan “Şit” iyyet ve “İdris” iyyet mertebeleri lle yaşıyorlarken, sonra gelen (Nûh) necâtiyyet mertebesine büyük bir (tufan) hareketle geçmişlerdir. Nûh (a.s.) mın iki hali vardır, tufan öncesi ve sonrasıdır.
Vücûd-u mutlak kendi özünde var olan hakikat-i insâniyye, mertebesi’ni hakikat-i Muhammediyye olarak, yavaş, yavaş Âdem ismiyle, dünya sahnesi, olan âlem-i şehadet’te ortaya koymağa başladı. Nihayet dünya da necâtiyyet kurtuluşa ihtiyaç olduğu devirde necâtiyyet hakikatlerinin zuhura çıkıp faaliyyet göstermesi için, Nûh’u ve işareti olan gemisini yapıp içine girilmesini bildirdi. Girenler yollarına devam edip necâtiyyet üzere seyirlerini sürdürürken, girmeyenler ise helâkiyyet üzere gizlenerek yollarından kalmışlardır.
Bu mertebenin de diğer mertebelerde olduğu gibi, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden izahları vardır, yeri geldikçe o yönleri itibariyle de incelemeğe çalışacağız, İnşeallah.
Genel olarak tefsirlerimizde görülen yorum ve izahlar, ef’âl-şeriat-yani isneyniyyet-yani ikilik anlayışı üzere olan mertebenin bilgileridir, bulunduğu tenzih mertebesinde geçerlidir. Ancak İlâhi kelâm sadece bir mertebe ile sınırlanamaz, çünkü her mertebe de başka bir izah-ı ve yaşam hakikatleri vardır. Bunları iyi anlayabilmemiz için tefekkür ufkumuzun sınırlarını mümkün olduğu kadar geniş tutup şartlanmışlık sınırlarımızın bir kısmını da, kaldırmamız gerekmektedir böylece daha berrak ve geniş bir ihata ile yolumuza devam etmek bize daha geniş irfaniyyet alanları açmış olacaktır.
Peygamberler hazarat-ı, Rasûl ve Nebîler tebliğlerini isneyniyyet yani ikilik üzerinden yaparlar. Aslında ise tebliğleri, teklik, tevhîd üzere, vahdet-e Allah-ın birliğine göredir. Hz. Âdem (a.s.) kendisine öğretilen (Esmâ) ilmini kavmine öğretmeye, aktarmaya başladı, bu aktarış, zuhurları itibariyle çoğalmaya başlayınca yavaş, yavaş kesret anlayışı ortaya çıkmaya başladı bu sebebten, (mezâhiri-zuhurda olanları) kendi varlıkları ile var olup müstakil birer varlık olduklarını zannettiler ve kendi hayallerinde ürettiklerinin gerçek İlâhlar olduklarını zannettiler ve bu yüzden putperest ve Hakk-ı örten ehli küfür oldular.
Âdem (a.s.) ile (Nûh) (a.s.) arası epey açılınca ilk fetret devresi olmuştu ve insânlar, tamamen nefs-i emmârenin hükmü altına girip Âdem (a.s.) getirdiği safiyet bozulmuştu. Böylece insanlığın tekrar itikatça yenilenmesi gerekiyordu. İşte yenilenme, (Nûh) (a.s.) “necât”ı vasıtasıyla yapıldı, bu yenilenme, Âdem (a.s.) ile yeryüzüne indirilen Hakikat-i İlâhiyye ve Hakikat-i Muhammediyye sistemidir ve işte bu hadise o günlerin yeniden Ulûhiyyetle yani (vahy) ile nefs-i emmâre’den necâtıdır diyebiliriz.
Nûhiyyet mertebesini (6 Peygamber 2) de izah etmeye çalışmıştık burada ise (İbâhîm Halîlûlah) mertebesini izah etmeye çalışacağız, İnşeallah.
Bu Âyet-i Kerîme de dikkat çeken bir husus ta şudur, Evvelki iki Peygamberden birey olarak bahsediliyor iken İbrâhîm (a.s.) dan “Âle İbrâhîm” (İbrâhîm ailesi) diye bahsedilmektedir. Böylece mevzu daha genişlemektedir.[124]
Tevhid-i Ef’âl mertebesi ve doğru yolunun peygamberi İbrâhim a.s. dir. (Murat Derûni)