İçeriğe atla
Nahl 120Cüz 14 · Sayfa 281

Nahl Sûresi 120. Âyet

النحل

Sohbete sor

İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten li(A)llâhi hanîfen velem yeku mine-lmuşrikîn(e)

Şüphesiz İbrahim, Allah'a itaat eden, hakka yönelen bir önder idi. Allah'a ortak koşanlardan değildi.

Nahl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten li(A)llâhi hanîfen velem yeku mine-lmuşrikîn(e)” Muhakkak ki İbrâhîm, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi. (16/120)


İbrâhîm (a.s.) ın şahsında, “İbrâhîmiyyet mertebe sinin” hakikatleri anlatılmaktadır. Bunlardan biri de kendinin tek görünse de, aslında “bir ümmet” olduğu açık olarak belirtilmektedir. “Ümm” “ana” demek olduğundan bu hakikatların anası ve anası olduğundan da, aynı zamanda doğuş yeridir. Ve insânlık seyrinde bu hakikatlar ilk olarak “mânâ-ı İbrâhîmiyye” de zuhura çıkmıştır. Bir sâlik’inde seyrinde bu idraklere ulaşması gerekmektedir. Ayrıca bu mertebe tevhid mertebelerine geçmekte bir inkılâbtır.

Bu mertebe de ümmet’in oluşması “Hullet-tahallül” hakikatinin faaliyete geçmesidir. Bütün esmâ-i İlâhiyyeyi bünyesinde toplamış ve faaliyete geçirmiş olan bu mertebe de her bir Esmâ-i İlâhiye bir varlık-kimlik oluşturmaktadır, işte bunların her birerleri özel bir kimlik ile faaliyette olduklarından esmâ-i İlâhiye ümmetinin bir ferdidir. İşte bu Esmâ fertleri o mertebenin Allah ismi câmi-i İmamlığında ümmetini oluştururlar. İşte yine bu yüzden ilk İmâmet mertebesi bu makamda ortaya çıkmıştır.

Bu hakikat-i idrak etmiş olan kimse, yalnız başına namazını kılsa dahi arkasında bâtının da kendisinin esmâ-i ilâhiye ümmet-i olduğundan onlar da cemaatı olduğundan o namaz cemaatle kılınan namaz olmuş olur. Ancak bu mertebe sadece “Esmâ” cemaatidir zamanının en üst idrak yaşantısıdır. Yeri gelmişken küçük bir hususu da özetle belirtmek yerinde olacaktır.

Şeriat-ı Muhammediyye de, fiziki cemaatle namaz kılmak (27) derece savap kazandırmaktadır. Bu mertebe Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen yirmiyedinci Peygamber iseviyyet mertebesidir. Bu mertebe ise fenâfillâh mertebesidir. Yâni imama uymuş olan cemaat imama tabi olduğundan “fâni-i fil imam-imamda fâni” olduklarından ona uymak zorunda kaldıklarından kendi başlarına bir hareket yapamazlar çünkü imam da fâni hükmündedirler. Bu durumda İmam Muhammediyyet mertebesi, cemaat ise iseviyyet mertebesinde kâimdirler. Ancak bu oluşumların islâm dışı o kimseler ile alâsı yoktur bu mertebeler İslâmın belirttiği kurallar içinde geçerli olan hakikatlerdir. Zâhiren bile olsa diğer cemaatların yaptıkları ibadetleri veya amelleri ancak islâmi bir imama tabi olmak suretiyle geçerli olabileceği anlaşılmaktadır.

Eğer cemaat ve başındaki imam, bu hakikatlerin ve kendi hakikatlerinin farkında değilde gaflet ehli iseler bu namazlar sadece sûri olup savap kazandırır, Mi’rac ehli yapmaz. Ancak, bir Ârif kendi başına zahiren yalnız gibi gözüken bir namaz eda ediyor ise de, işte onun namazı (28) dereceli olan hakikat-i Muhammed-î namazıdır ve aynı zamanda cemaatle kılınan namazdır, çünkü onun cemaatı İbrâhîmiyyet mertebesinde oluşan esmâ mertebesine ilâveten sıfat mertebesinin de cemaat-ı onun arkasındadır. Çünkü İnsân-ı kâmil Hakk’ın zâtının yâni (Allah) ismi câmiinin temsilcisi olarak “Kıbleye-Hakk’ın Zâtına” dönerek vechini teslim etmiştir. İşte ancak onlara zât-î ihsan-cemâl-i İlâh-înin keşfi ve müşahedesi açılmış olur. Çünkü İnsân-ı Kâmil hakikat-i İlâhiye üzerine mahlûk ve sûret-i rûhiyyesi ve cismâniyyesi Allah ismi câmi-i nin gölgesidir, denmiştir. Bu hususun daha iyi anlaşılabilinmesi için özel bir eğitim gerekmektedir.

“Allah'a itaat ediyordu,” Bir hadîs’te (Kim ki, Allah’a itaat ederse Allah’ta ona her şeyi itaat ettirir) hükmü bildirilmiştir. İşte o mertebede de İbrâhîm (a.s.) isimleri ve sıfatları yönüyle değil, “Hakk’a” Allah ismi zâtisi yönünden itaat ve ibadet ediyordu. Bu anlayış içerisinde olduğundan, yukarıda bahsedilen (ibtilâ-imtihan) olduğu kelimelerin zuhur mânâları ona bir şey yapamadı, “ateşin yakamayışı” gibi, çünkü o Allah-ın (c.c.) zâtına itaat ettiğinden, isimlerin zuhurları olan eşya da ona itaat etmişti.

“batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” Batıl, nefs ve hevânın ürettiği asılsız hükümlerdir. Putlara tapılması gibi. İbrâhîm (a.s.) Hakk’ın Zâtına yöneldiğinden ve daha başlarda kendi nefsinden her hangi bir şey uygulamadan, tamamen ilhâm-î hareket ettiğinden, bâtıldan uzak kaldı. Müşriklerden olmayışı ise “Esmâ-i İlâhiye” yi bir bütün olarak “tahallül-halil” etmesi giyinmesidir. Şirk aslında zâhir ve bâtın olmak üzere iki türlüdür. Biri zâhir de görülen madde âleminde “put” ismi verilen sûretlere ibadet edilmesi. Diğer bâtın olanı ise Esmâ-i İlâhiyyesinin bir bütün halinde kabulü ve bölünmemesidir. “Şirk esmâ-i İlâhiye yi bölmektir,” denmiştir. Özetle bu şu demektir. İrfâniyyet yönünden bakıldığında bütün âlemdeki zuhur mertebeleri Hakk’ın bir isminin mânâsının faaliyete geçtiği yerlerdir. Anlayışı içinde bakıldığında bazı zuhur yerlerinin yanlış ve eksik olduğunu gördüğümüzde, o zuhuru ortaya getiren “esmâ” yı bu yönden kabul etmediğimizden onu farkında olmadan “Esmâlar” bütününün dışında bırakmış oluruz. İşte o dışarıda bıraktığımız zuhuru hakkın dışına itmiş oluruz, bu âlemde hakk’ın dışında her hangi bir şey olayamayacağından, o halde o ayrı gördüğümüz zuhura bir kimlik ve mensubiyyet vermemiz, gerekecektir bu mensubiyette ancak kendi başına bir ilâh olması gerekecektir. İşte bu yüzden varlık âleminde her hangi bir şeyi ayrı görmek “Esma-i İlâhiye yi bölmek olacağından, böyle bir şey de, bâtınen şirk hükmünde dir. Bu anlayış zâhir itibariyle suç unsuru sayılmaya bilir, ancak bu anlayışta olan kimse ebediyyen irfan ehli ve kendini bilen olamaz. O halde hayatımız daha henüz elimizde iken islâm’a ve kendimize bakışımızı gerçekten incelemeli ve bulabilirsek eksikliklerimizi vaktiyle düzeltmeliyiz. Zîra gerçekten bu hayat çok hızlı olarak herkesi kendi son gününe sür’atle götürmektedir akıbetimizden Hakk’ın Rahmâniyyet’i ne sığınırız.[122]


شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ اجْتَبَاهُ وَهَدَاهُ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {النحل/121}

“Şâkiran li-en’umih(i) ictebâhu vehedâhu ilâ sirâtin mustekîm(in)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)