Vekâle-lleżîne eşrakû lev şâa(A)llâhu mâ ‘abednâ min dûnihi min şey-in nahnu velâ âbâunâ velâ harramnâ min dûnihi min şey-/(in)(c) keżâlike fe'ale-lleżîne min kablihim(c) fehel ‘alâ-rrusuli illâ-lbelâġu-lmubîn(u)
Allah'a ortak koşanlar, dediler ki: "Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O'nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.
Allah'a ortak koşanlar dediler ki: "Allah dileseydi, ne biz, ne atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O'nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık" Kendilerinden öncekiler de böyle yaptılar. Buna karşı peygamberlerin vazifesi, ancak açık seçik bir tebliğden, ibarettir.
Nahl Suresi 35. ayet, müşriklerin kaderci yaklaşımlarını ve peygamberlerin tebliğ görevini ele almaktadır. Ayet, müşriklerin Allah'ın dilemesi halinde şirk koşmayacakları ve haram kılmayacakları yönündeki iddialarını, peygamberlerin ise yalnızca apaçık tebliğle yükümlü olduklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (ş-r-k) kelimesi, iki veya daha fazla şeyin bir araya gelmesi, ortak olması anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'eşrakû' fiili, müşriklerin Allah'ın ulûhiyetinde başkalarını ortak görme eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şirk, Allah'ın birliğine zıt olan bir durumu ifade eder. 'Eşrakû' fiili, Allah'ın kudretine, yaratıcılığına veya ibadet edilmeye layık oluşuna başkalarını ortak kılmak demektir. Ayetteki kullanımı, müşriklerin kendi sapkınlıklarını Allah'ın iradesine bağlama çabasını yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şirk kavramı, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve tevhidin zıddıdır. Allah'ın mutlak birliğini ve eşsizliğini reddetmek anlamına gelir. Bu ayetteki 'eşrakû' fiili, müşriklerin Allah'ın iradesini kendi şirk eylemlerine mazeret olarak sunma girişimini gösterir; bu, onların tevhid anlayışından ne kadar uzak olduklarını ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Abede' fiili, itaat etmek, boyun eğmek ve kulluk etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'mâ abednâ' ifadesi, müşriklerin Allah'tan başka şeylere tapınma eylemini, yani ibadetlerini başkalarına yöneltmelerini belirtir. Bu, onların Allah'a özgü olan ibadeti başkalarına tahsis ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Abd' kelimesi, alçakgönüllülük ve boyun eğme ile birlikte kulluk etmeyi ifade eder. 'Abednâ' fiili, en üst düzeyde itaat ve teslimiyetle bir varlığa yönelmeyi anlatır. Müşriklerin bu fiili Allah'tan başkalarına isnat etmeleri, onların tevhid inancından saptıklarını açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Abd' kökünden türeyen kelimeler, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı gösterilen mutlak teslimiyet ve ibadet anlamında kullanılır. Ayetteki 'abednâ' fiili, müşriklerin Allah'ın iradesini bahane ederek, O'ndan başkalarına ibadet etme eylemlerini meşrulaştırma çabalarını yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): 'Harame' fiili, bir şeyi yasaklamak, onu başkalarına helal kılmamak anlamına gelir. Ayetteki 'harramnâ' ifadesi, müşriklerin kendi heva ve heveslerine göre bazı şeyleri haram kıldıklarını, bu yetkinin yalnızca Allah'a ait olduğunu göz ardı ettiklerini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Haram kılma yetkisi, şeriat koyma yetkisidir ve bu yalnızca Allah'a aittir. 'Harramnâ' fiili, müşriklerin Allah'ın izni olmaksızın bazı şeyleri kendilerince yasaklamalarını ifade eder. Bu, onların Allah'ın hükümranlığına ortak koşma biçimlerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Haram' kelimesi, bir şeyin yasaklanması ve ona yaklaşılmaması gerektiğini ifade eder. 'Harramnâ' fiili, müşriklerin kendi batıl inançları ve gelenekleri doğrultusunda bazı şeyleri haram ilan etmelerini, bu konuda Allah'ın hükmünü hiçe saymalarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Belâğ' kelimesi, bir mesajı veya haberi hedefine ulaştırmak anlamına gelir. Ayetteki 'el-belâğu' ifadesi, peygamberlerin temel görevinin, Allah'tan aldıkları vahyi insanlara eksiksiz ve açık bir şekilde iletmek olduğunu vurgular. Onların görevi, insanları zorlamak değil, sadece tebliğ etmektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Belâğ, bir şeyin nihai noktasına ulaşması veya bir mesajın muhatabına eksiksiz bir şekilde iletilmesidir. 'El-belâğu' kelimesi, peygamberlerin risalet görevlerinin özünü teşkil eder; yani Allah'ın emir ve yasaklarını, vaat ve tehditlerini insanlara açıkça bildirmektir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Belâğ, bir sözün veya haberin maksadına ulaşmasıdır. 'El-belâğu' ifadesi, peygamberlerin görevinin sadece Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmakla sınırlı olduğunu, hidayet etmenin Allah'a ait olduğunu belirtir. 'Mübîn' (apaçık) sıfatı ise bu tebliğin netliğini ve anlaşılırlığını pekiştirir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vekâle-llezîne eşrakû lev şâa(A)llâhu mâ ‘abednâ min dûnihi min şey-in nahnu velâ âbâunâ velâ harramnâ min dûnihi min şey-/(in) kezâlike fe’ale-llezîne min kablihim fehel ‘alâ-rrusuli illâ-lbelâġu-lmubîn(u)” Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. (16/35)
Bu âyeti anlayabilmemiz için Tekvir sûresi ve İnsan sûresindeki Allah dilemezse, siz dileyemezsiniz âyetlerine müracaat etmemiz gerekir. Eğer kula mutlak itaat gerekir kaidesinde olunursa ki bu cebriye anlayışına girer.
Cebriye; İnsan bir şey yapmaya kadir değildir; Allah tarafından yazılmış ve yaratılmış fiilleri yapmaya mecburdur. İnsanın iradesi de hürriyeti olmadığını ileri sürerler.
Ama kulun fiilerinde hürriyetinin elinde olan ve olmayan alanları vardır. Nasıl kişi ülkesinde nüfüs kağıdı ile gezmekte serbestir. Ama yurt dışına çıkmak genelde pasoporta tabidir. Yani belge, hüküm ve uygulamaları farklıdır. (Murat Derûni)
وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâhu rabbul âlemîn.)
(81/29) “Ve o dileyemez, ancak âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe.”
Bu âyeti kerîmelere bakılınca bireyin hükmü ortadan kalkmaktadır. Bu durumda günâh ve sevâp hükümleri neye göre olacaktır, sorusu hemen akla gelmektedir.
Her birerlerimiz Hakk yolunda isek eğer bu yola ne şekilde hangi düşünce ile girdiğimizi şöyle bir düşünürsek eğer muhakkak bir sebep buluruz. Ki bu sebepte dikkat edersek bizim irâdemiz dışında bize tesir etmiştir.
Bu nedenle kimse diğer kimselere karşı hiçbir şekilde gurur ve kibir yapmamalıdır. Örneklerini çok sık olarak görmekteyiz, kişi yeni namaza başlar başlamaz çevresindekilere hemen telkine başlar “hadi ya, siz daha başlamıyormusunuz” gibilerden. Bu konu çok önemli bir konudur, üstünde çok düşünmeliyiz ve ona göre hareket etmeliyiz.
Dünyâ sahnesinde oynanan ilâhî oyun öyle bir oyundur ki bütün bireyler ile de ilgilidir, kimse kendi kendine tek kişilik bir oyun oynamamaktadır, her bir varlığın diğerlerine olan irtibatı ile hep birlikte oynanan bir oyundur. Bu Âyet-i Kerîme’nin neler ifâde etmek istediğini anlayabilmemiz için mertebeler açısından ifâdelerine bakmamız gerekmektedir yoksa içinden çıkamayız.
Ef’âl mertebesi, zâhiren Âyet-i Kerîme’yi okuyan ve tefekkür etmeyen kelam ehli, âyeti kerîmeyi sâdece okuyup geçmektedir.
Esmâ mertebesi, bu aşamada tefekkür tam olarak hakkıyla oluşmamıştır ancak bir önceki mertebeye göre duygusallık vardır. Âyeti Kerîme’nin üzerinde iyi niyetle biraz daha durulur ve beşeri bir tefekkür ile o hâl kabullenilir, Âyet-i Kerîme’nin neticesi düşünülmeden kabul edilir.
Sıfât mertebesi, bu mertebede Âyet-i Kerîme’nin içinde geçen “minkum” yani “sizden” ifâdesi izâfi olmakta ve görünmekte olan o varlıklar beşeri mânâ da olan “sizler” değilsiniz, olmakta ve bu “minkum” ortada olmayınca dileyende olmaz ve bu nedenle dileyemez. Görünen bizler aslında birer zuhur mahâlliyiz kendimize ait varlıklarımız yoktur.
Zât mertebesi, işte bu zuhurlara yani Cenâb-ı Hakk (c.c) kendini kendisine muhatab alarak hitap ediyor.
Her bir mertebe îtibarıyla olan bu ifâdeler diğer mertebenin hükmünü kaldırıcı değil tamamlayıcıdırlar.
Not=Mevzuumuzu biraz daha aydınlatması bakımından (İnsan Sûresi 76/30) da da benzer ifade vardır oradaki yazımızıda buraya aktarmış olalım. İnşeallah faydalı olur.
(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh, innallâhe kâne alîmen hakîmâ. )
(76/30) “Ve Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah; Alîm'dir, Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sâhibidir).”
Allah dilemedikçe bu âlemde bir şeyin olması mümkün değildir. Konuya bu açıdan ve bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi ile baktığımız zaman çok değişik bir yaşam sistemi ortaya çıkmaktadır.
Allah (c.c) evvelâ istemeyi veriyor ve istetiyor, sende zannediyorsun ki “ben istiyorum”. Allah (c.c) vermeyi dilediği için istemeyi vermiştir.
Zâhiri şeriat yönüyle bu Âyet’in hükmü çok fazla dikkate alınmıyor çünkü orada kişinin varlığı, birimsel kimliği esastır çünkü çokluk âlemidir. Günah ve sevap hükmü içerisinde kul ve mâbud anlayışı ile ikilik üzerine bir sistem vardır. Ef’âl mertebesi îtibarıyla birimsel varlıklarımız mevcût olduğu için herbirerlerimiz mükellefiz.
Bir yukarda ki, (76/29) uncu “Âyet-i Kerîme” de bahsedilen hüküm budur. “kim dilerse Rabbine bir yol ittihaz eder (edinir).” Bu yaşantıda “dileme” kula aittir.
Ve bu Âyet-i Kerîme’nin hedefi bu anlayış içerisinde yaşayan kişiler değil en az esmâ mertebesinde olan kişilerdir. Esmâ mertebesine ulaşmış olan kişinin artık ortada birimsel bir kimliği kalmamıştır. Tabiat zindanından kurtulunduğu için artık oranın hükümleri geçerli değildir. Bu nedenle açıkça “sen” yoksun ve “isteyemezsin” denilmektedir. Ve ortada bir dilek var ise de Cenâb-ı Hakk (c.c) o dilek “Biz’den” geliyor demektedir. Esmâ mertebesine ulaşanlarda ebrâr zümresindendir.
Bizler ebrâr zümresine ulaşamamış isek ve ef’âl mertebesinde yaşıyor isek her şeyi kendimize bağlarız.
Bu Âyet-i Kerîme’nin her mertebeden bir zuhur ve yaşantısı vardır, tefsirlerde bu hususta geniş bilgiler verilmiştir araştırmalarda yarar vardır. Bu Âyet-i Kerîme’ hakkında daha geniş bir anlayışa ulaşmak büyük bir eğitim ve zevk işidir. Kişinin kendi vicdanın da kendi hakikatinde kendi gerçek kimliğini bulduğunda o da Hakk’ın ta kendisi olduğunda tabii ki o kişinin dileyeceği bir şey yoktur Hakk onun namına ondan dilemiş kişi bir şey dilememiştir. Ancak daha o zaman henüz bâtınî mânâ da da ikilik olduğundan “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” hükmü geçerlidir.
Bunun üstünde diğer bir anlayışta ise, kişi gerçek mânâ da kendinin hakkanî varlığını bulduğunda, o zaman sadece kendinde kendi vardır ve o mertebesi itibariyle dileyen kendi varlık mülkünde Hakk’an-î olarak sadece kendisidir. Çünkü burada bireyler olan (siz) kalkmıştır sadece “ene” olan “ben” kalmıştır ve dileyende kendi kendinde kendi dileğini ortaya çıkaran kendisidir. Diğer yönden, (siz) dileyemezsiniz hükmü kendi hakikatinden kendi zâhirine-zuhurunadır. Bu mevzu (kazâ ve kader bahsi ile de ilgili olduğundan bunların gerçek anlamda bilinmeside bu Âyet-i Kerîme’nin anlaşılarak yaşanmasında büyük faydası olacağı açıktır. Bunlar “kesret ve lâf âlemlerinin yaşantıları” değil, “Alîm ve Hakîm” isimlerinin hakikatleri ile yaşanacak idrak ve anlayışlardır. Rabb’ımızdan bu hakikatlerin tahsilini niyaz ederiz.[35]
Allah’ın da ayet-i Kerimeleri hem şeriat mertebesindeki kişiye yeterli olacak tatmin olacak şekilde hem tarikat mertebesinde hem hakikat hem marifet mertebesinde işte Allah dileseydi siz hepiniz mü’min olurdunuz. Allah dileseydi işte bu âlemde hiçbir kimse dalalette kalmazdı, تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَاۤءُ وَتَهْدِى مَنْ تَشَاۤءُ 7 /155 dilediğini delalete bırakır dilediğini hidayete erdirir. Yani bu benzeri âyetlerin tümü toplandığında neticede bütün iş Allah’ın isteği ile oluyormuş vehabını veriyor. Ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım Allah dilemişse beni cehennemine koyacak o da ayrı konu sen üstüne düşeni yap da O cehennemine koysun ayrıdır. Orada da bir rahmeti vardır bilemezsin ki, sonra ne olacağını, işte böyle bakıldığı zaman Cenab-ı Hakk kendi varlığının zuhuru olduğundan kendi varlığını da isimlerinin faaliyet sahası olarak zuhura çıkardığından dilediğini cehennem ehli olarak belirtir. Dilediği ismi cennet ehli olarak belirtir.
Veya biz bu hakikatleri böyle idrak ettiğimiz zaman Cenab-ı Hakk’ın dileyişinden başka dileyiş bu âlemde yoktur, Cenab-ı Hakk da her mahlukatına dilediği hüsn-ü haldir, mutlaka güzel haldir, cehennemine de koysa onun için güzeldir, cehennem dilemesi de güzeldir, cennet dilemesi de güzeldir. Ama cennet kendi bünyesindeki güzellikleri aksettirir, cehennem de kendi bünyesindeki ayrı güzellikleri aksettirir, cennet nurdan cehennem nardan olduğu için ikisinin yaşantısı ve fiiliyatı bir birine bambaşka bakın ne diyor, Cennet ehline cehennem haram, cehennem ehline de cennet haram, neden kullanamaz ki zaten o malzemeyi kullanamaz. İşte ayet-i kerimelere şeriat mertebesinden baktığımız için mutlak oradan baktığımız için daha yukarıdan gelen ayetler arasında tezat varmış gibi gözükür işte bunların izahı gerekiyor. Bütün varlıkta Hakk’ın kendi mutlak zuhuru olduğuna göre tabi ki dilemesi kendinden kendi dilediği gibi olacaktır, لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ 21/23 “O’na yaptığından soru sorulmaz ama siz mesulsünüz.” Ne kadar nereye gitsek te birey halimiz vardır, bunlar da hep görecelikli Hakk’ın varlığından başka bir varlık yok biz bir taraftan mutlak olarak kuluz ama bir taraftan da aynı mutlaklıkta Hakk’ız. İşte bu ikisini birleştirebilirsek kah kulluk halimiz neresi kah Hakk’lık halimiz neresi hepsini yerli yerinde kullanırsak huzur ehli oluruz. لِمَنْ شَاۤءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقِيمَ ﴿٢٩﴾ وَمَا تَشَاۤوءُنَ اِلاۤ اَنْ يَشَاۤءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 81/28-29 “sizin içinizden birisi doğru yolu dilemiş olsa dileyemez, ancak Rabbın onu doğru yola sevk eder.” Şimdi birisine soruyoruz, kardeşim sen ne zaman bu işlere başladın işte ben çocukluğumdan beri falan işte şu şekilde başladım. Nasıl başladın içimden geldi de başladım. İçinden gelmeseydi ne yapacaktın, başlamayacaktın, demek ki senin elinde bir şey yok, bunu şunun için söylüyorum. Bazı kardeşlerimiz işte ben şunu ettim bunu ettim işte bu kadar camiye yardımım var, peki bu muhabbet nereden geldi, işte Allah dilemeseydi sen dileyemezdin onu meselesi buradan çıkıyor, şeriat mertebesinde, Bizim hiç duygularımız yok iken o meyil nereden geliyor, yukarıya doğru çıktığımızda hiç duygularımız yokken ana kaynaktan ayan-ı sabitelere dayanıyor, Muhiddin-i Arabi Hz leri ayan-ı sabiteler ile ilgili ne diyor; “Ayan-ı sabite mec’ul değildir” diyor. “Ceal” yani kılınma değildir, ayan-ı sabite hatta o kadar açık söylemişler ki “Ayan-ı sabite mahluk değildir” demişlerdir, ayan-ı sabite daha vücut kokusu almamıştır, yani ilm-i ilahide olan bilgiler zuhura çıkmadığı için mahluk hükmüne girmemiş zuhura çıkınca halk edilmiş mahluk ismini almaktadır. Kişinin kendi bünyesinde iken şimdi sizin belirli bir vasıflarınız var bu vasıflarınız dışarıya çıkmadan sizin zatınız ile ilgili zatınız bizatihi kendiniz ama böyle örgü gibi resim gibi yazı gibi bir şey çıkarttığı zaman işte bu mahluk oluyor ama bu kişinin beyninde iken mahluk değildi.
Kişinin aslı zatı zuhura çıkınca mahluk olmaktadır, kayıtlanıyor o zaman elbise olarak kayıtlanmış oluyor, vasıflanmış oluyor. Ama beyninde iken vasıfsız sadece ilm-i İlahide onun zatının ilminde bulunuyor, her şeyi yazıyor çiziyoruz, zuhura çıkardığı her şey gerek lisanen gerekse kelam olsun meslek yazı olarak çıksın kendi bünyesinden dışarı çıktığında o mahluk olmuş oluyor görüntüye faaliyete geldiğinde.
Bu Cenâb-ı Hakk’ın Zat’ında iken Zat mertebesinde kendi Zat’ında iken bütün Esmâ-ı İlahiye bütün Sıfatlar orada Ceneb-ı Hakk bir tecelli ederek işte ayan-ı sabiteleri yani sabit a’yan yani a’yandan maksat o varlığın özü kimliği, ilk projesi, çekirdeği, yani ilk çekirdeği, bunlar o mahalde mahluk değillerdir, yani daha henüz bir silüyet almamışlar bir vasıf almamışlar kimlik kazanmamışlar işte bunlar Esmâ âlemine yani Sıfat âleminden Esmâ âlemine gönderildiğinde birer latif kimlik kazanmaktalar dır. Hani örümcek ağı vardır ya böyle yaygın bir örümcek ağı düşünün, böyle projeler halinde yine de bütün ama bakıldığı zaman şu şunun şu şunun projesi silüyeti latif olarak belirtilmektedir.
İşte burası mahlukatın başladığı yerdir. Mahlukluk halinin başladığı yerdir. İşte Cenab-ı Hakk bunlara da birer elbise verip âlem sahnesinde görünür hale geldiğinde Hakk’ın ef’al zuhuru olmuş oluyor. Ama bütün bunlarda faaliyete geçen o ayan-ı sabitede aldığı hüküm onları harekete geçiriyor. Bakın şimdi burası çok mühimdir, mahlukatın var edilişi ve yaşantısı ve davranışları hakkında mühim meseledir. Ayan-ı sabitede Cenab-ı Hakk ona nasıl bir program yapmışsa hangi isimlerin terkibini oraya koymuşsa mesela Rahmân isminden bir terkibe daha fazla koydu, Cebbar isminden bir terkibe daha fazla koydu, bu zuhurunu yapacaktır çaresi yoktur.
Yalnız insanın bir değişik hali vardır diğer mahlukata göre ağaç ağaçlığını yapacak bunda hürriyeti yoktur, yani bireysel iradesi yoktur, hava havalığını yapacak güneş güneşliğini yapacak bireysel iradesi yok. Ama insan böyle değildir, Cenab-ı Hakk insanı işte insanı insan yapan halife yapan bu vasfıdır. Özel hareket edebilme kabiliyetini vermiştir, bireysel amir olabilecek muhtar olabilecek bir kabiliyet vermiştir. Ama yine de diyor ki sen şu, şu şartlar içerisinde olacak ve kaderini çizmiş programını yapmış bazı kaderinde olan kader-i mutlak Cenâb-ı Hakk’ın amir olduğu yani koyduğu kurallar onun dışına çıkması mümkün değildir.
Değiştirmesi de mümkün değil ve ondan da sorumlu değildir. Çünkü hem değiştirememe hem de sorumlu ol olmaz. Sorumlu bıraktığı yerler hayatının bazı safhalarıdır. Düşüncede olsun efendim arada bıraktığı bazı safhaları işte biz de bunlardan sorumluyuz. İşte Cenab-ı Hakk Âdem’in yani insanoğlunun projesini yaptığı zaman ayan-ı sabitesinde bazı isimleri boşta bırakıyor. İşte biz çevre tesirleri ile aile tesirleri ile eğitim tesirleri ile aldığımız bazı şartlanmalar bizi bu sınırın dışında tutuyor veya bunu değerlendiremiyoruz, gaflette kalıyoruz, işte bunun aşılması için de özel bir eğitim gerekmektedir kişinin kendini bulabilmesi için.
İşte Cenab-ı Hakk’ın bir zuhur üzerinde şöyle veya böyle dilemesi demek ayan-ı sabitede onun programını o şekilde düzenlemesi demektir. Çünkü burada zuhura gelen ayan-ı sabitenin zuhura çıkmasıdır. Projeye Rahmanan esmasını ağırlıklı olarak koyduysa ona hidayet ehli diyor, şeriat mertebesine de bir cevap verilecek ya projesine Cebbar Esmasını daha ağırlıklı koyduğunda da inkar ehli veya isyan ehli diyor. Ama bizim anladığımız manada inkar ve isyan ehli ne demek Cenab-ı Hakk’ın anladığı manada Zat mertebesinde inkar ve isyan hali ne demektir. T.B.