Velekad be'aśnâ fî kulli ummetin rasûlen eni-'budû(A)llâhe vectenibû-ttâġût(e)(s) feminhum men heda(A)llâhu veminhum men hakkat ‘aleyhi-ddalâle(tu)(c) fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)
Andolsun biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının" diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.
Andolsun ki biz her ümmete, "Allah'a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının." diye bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yer yüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün?
Nahl Suresi 36. ayet, peygamberlerin gönderiliş amacını, tevhid ve şirk karşıtlığını, hidayet ve dalalet kavramlarını ve geçmiş ümmetlerin akıbetinden ibret almayı vurgulayan temel kavramlar içermektedir. Ayet, Allah'ın birliğini ve tağuttan sakınmayı emreden evrensel mesajı dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ba's (بعث) kelimesi, bir şeyi yerinden kaldırmak, harekete geçirmek veya göndermek anlamına gelir. Ayetteki 'ba'asnâ' ifadesi, Allah'ın her ümmete peygamber göndermesi, yani onları hidayete çağırmak üzere görevlendirmesi anlamındadır. Bu, cansız bir şeyi canlandırmak veya uyuyan birini uyandırmak gibi bir harekete geçirme fiilidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ba's (بعث), bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek veya bir kimseyi bir iş için görevlendirmek demektir. Kur'an'da peygamberlerin gönderilmesi bağlamında kullanıldığında, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermek için elçiler seçip onları insanlara yönlendirmesi anlamını taşır. Bu, ilahi bir iradeyle gerçekleşen bir görevlendirmedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet (أمة), bir araya gelmiş, belirli bir din veya zaman dilimi içinde yaşayan topluluk demektir. Bu ayetteki kullanımı, her çağda ve her coğrafyada yaşamış olan insan topluluklarını ifade eder ki, Allah onlara peygamberler göndermiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet (أمة) kelimesi, 'imâm' (imam) kelimesiyle aynı kökten gelir ve kendisine uyulan, örnek alınan topluluk veya belirli bir hedef etrafında toplanmış cemaat anlamına gelir. Ayetteki 'külli ümmetin' ifadesi, her bir insan topluluğuna, onların kendi zaman ve mekanlarındaki durumlarına uygun olarak bir elçi gönderildiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ümmet' kavramı, sadece etnik veya coğrafi bir topluluğu değil, aynı zamanda ortak bir inanç veya peygamber etrafında birleşen dinî bir cemaati de ifade eder. Nahl 36'da, her ümmete peygamber gönderilmesi, Allah'ın hidayet mesajının evrenselliğini ve her topluluğa ulaşma çabasını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Abede (عبد) fiili, itaat etmek ve boyun eğmek demektir. 'Ubudiyet' (kulluk), Allah'a karşı tam bir alçakgönüllülük ve teslimiyetle O'nun emirlerine uymaktır. Ayetteki 'u'budû' emri, Allah'ı birleyerek O'na ibadet etmeyi ve O'nun hükümlerine tabi olmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (عبد) kelimesi, boyun eğmek ve zelil olmak anlamlarına gelir. 'İbadet' (عبادة) ise, en üst düzeyde boyun eğme ve tevazu göstermektir. Bu ayetteki 'u'budû' ifadesi, Allah'a karşı tam bir huşu ve teslimiyetle, O'nun tek ilah olduğunu kabul ederek kulluk etmeyi emreder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ibadet' (عبادة) kavramı, sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda kişinin tüm yaşamını Allah'ın iradesine uygun hale getirmesini ifade eder. Nahl 36'da 'Allah'a kulluk edin' emri, tevhidin temelini oluşturur ve kişinin hayatının her alanında Allah'ın egemenliğini tanımasını gerektirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tağut (طاغوت), haddi aşan, azgınlaşan ve Allah'a isyan eden her şeydir. Bu, şeytan, putlar, zalim yöneticiler veya Allah'ın hükümlerine karşı çıkan her türlü güç olabilir. Ayetteki 'ictenibû't-tâğût' emri, Allah'tan başka tapılan veya Allah'ın otoritesine karşı gelen her şeyden uzak durmayı gerektirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tağut (طاغوت), 'tuğyan' (طغيان) kökünden gelir ve haddi aşmak, sınırı geçmek demektir. Allah'a karşı haddi aşan, O'nun yerine ibadet edilen veya O'nun hükümlerine karşı çıkan her şey tağuttur. Bu ayette, Allah'a kulluk etmenin zıttı olarak, insanları saptıran ve Allah'tan uzaklaştıran tüm unsurlardan kaçınma emri verilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tağut kavramı, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Şeytan, putlar, sihirbazlar, kâhinler, Allah'ın hükümlerine aykırı kanun koyanlar ve insanları Allah'ın yolundan saptıran her türlü güç ve otorite bu kapsamdadır. Nahl 36'da tağuttan kaçınma emri, tevhidin vazgeçilmez bir şartı olarak sunulur ve şirkin her türlüsünden uzak durmayı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dalalet (ضلالة), doğru yoldan sapmak, şaşırmak ve hakikatten uzaklaşmaktır. Ayette 'hakkat aleyhi'd-dalâletu' ifadesi, bazı kimselerin kendi tercihleri veya ısrarları sonucunda sapıklığı hak ettiklerini, yani hidayeti reddederek yanlış yolda kalmayı seçtiklerini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalal (ضلال), doğru yoldan ayrılmak, hedefi şaşırmak demektir. Bu, hem maddî hem de manevî anlamda olabilir. Kur'an'da genellikle manevî sapıklık, yani Allah'ın yolundan ve hakikatten uzaklaşma anlamında kullanılır. Nahl 36'da, Allah'ın hidayetine karşılık, bazı kimselerin kendi iradeleriyle dalaleti seçtiği vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Akıbet (عاقبة), bir fiilin veya durumun nihai sonucu, sonu demektir. Ayetteki 'âkıbetü'l-mükezzibîn' ifadesi, peygamberleri yalanlayanların, yani Allah'ın mesajını reddedenlerin karşılaşacakları kötü sonu ve cezayı ifade eder. Bu, geçmiş ümmetlerin başına gelen felaketlerden ibret alınması gerektiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Akıbet (عاقبة), bir şeyin ardından gelen sonuç, son demektir. Kur'an'da genellikle iyi veya kötü bir fiilin kaçınılmaz sonucunu belirtmek için kullanılır. Nahl 36'da, yeryüzünde gezip mükezziblerin akıbetini görme emri, Allah'ın adaletinin tecelli ettiğini ve inkarcıların sonunun hüsran olduğunu gösterir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velekad be’asnâ fî kulli ummetin rasûlen eni-’budû(A)llâhe vectenibû-ttâgût(e) feminhum men heda(A)llâhu veminhum men hakkat ‘aleyhi-ddalâle(tu) fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukezzibîn(e)” Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün. (16/36)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;
O kimseler ki, yeryüzüne mütecasir olarak geldiler, onlann kemiklerini ve başlarını gör!
Geçmiş olan milletlerden yeryüzünde peygamberleri tanımayıp sâha-i nefsâniyette cür’etkârâne hareket etmiş olan kimselerin kemiklerini ve başlarını ve kafataslarını ibretle temâşâ et! Bunların kimi seylâb ve kimi fırtına, kimi zelzele ve kimi düşman istilâsı yüzünden kahr ve helâke dûçâr oldular.
Ey makbul, mezarlığa gittiğin vakit, onların kemiklerine, geçen şeyden sor!
Ey nazarındaki ibret sebebiyle makbûl-i İlâhî olan sâlik! Mezarlıklara gidip helâk olan kavmin kemiklerini ve kafataslarını gördüğün vakit, onların bu kemiklerinden, başlarına gelen ahvâlden sor! Nitekim, âyet-i kerîmede (Nahl, 16/36) “Yeryüzünde geziniz, Allâh’ı ve Peygamberi tekzib edenlerin sonu nasıl olduğunu ibretle temâşâ ediniz!” buyurulur.[36]
Sen iki külle değilsin, bir küllesin. Azâb-ı zullenin kıssasından gafilsin.
“Külle”, dağ başı, her bir şeyin yukarısı, insanın başı, büyük testi ma’nâlarınadır. Burada “iki kulle”den murâd, cisim ve rûhtur. Ve “bir kulle"den murâd, yalnız cisimdir. “Zulle”, gölgelik ma’nâsınadır. “Azâb-ı zulle”den murâd, sûre-i Şuarâ’da (Şuarâ, 26/189) “Kavmi Şuayb (a.s.)ı tekzîb ettiler. Onları zulle gününün azâbı yakaladı” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan azâbdır. İcmâli budur ki: Medyen tarafında sâkin olan Şuayb (a.s.) kavmini Hakk’a ve adle da’vet etti. Muhâlefet ettiler. Hak Teâlâ onların üzerine bir hafta şiddetli sıcaklar musallat etti. Kuyularının ve çeşmelerinin suyu kurudu. Evlerine kaçtılar, orada da duramadılar. Ormanlara kaçtılar. O esnâda havada bir kara bulut zâhir oldu. Sevinip bu bulutun gölgesi altına toplandılar. Bu buluttan yıldırımlar yağmaya başladı. Yanıp helâk oldular. Beyt-i şerifin hulâsa-i ma’nâsi: Ey kimse! Sen iki külle değilsin. Ya’nî hem rûhun ve hem de cismin kültelerinden bakıcı bir hâlde değilsin. Belki yalnız cisim kullesinin tepesinden his gözüyle bakıcısın. Rüh gözün muattaldır ve cisminin his gözü fa’âldir. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette his gözün ile ancak her vakit görmeye alıştığın şeyleri görürsün; ve bunların hâricinde Hakk’ın başka tecellîleri olamayacağını zannedersin. Rûh gözün kapalı olduğu için azâb-ı zulleden gafilsin. Meselâ Hak Teâlâ azgın bir kavmin beldesini ve kendilerini fırtına ve seylâb ve zelzele gibi hâdisât-ı tabîiyye ile harâb ve helâk eder. Sen dersin ki: Bunlar olağan şeylerdir. Ahvâl-i tabîiyye îcâbındandır. Elyevm, hafriyât neticesinde yer altında kalan şehirler ve tahaccür eden insan cesedleri bulunuyor. Bunlar bu kadar derin yerlere böyle hey’et-i umûmiyyesi ile niçin ve nasıl gömülmüşlerdir? Rûh gözün kapalı olduğu için bunlardan ibret alamıyorsun. Ancak his gözünün verdiği hüküm ve ma’lûmât ile iktifâ ediyorsun. Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Enbiyâ’da (Enbiyâ, 21/11) “Biz zâlim olan çok karye ahâlîsini kırıp helâk ettik. Onlardan sonra yerlerine başka kavimler peydâ ettik” buyurur. Ve diğer bir âyette de bu hâllere nazar-ı ibretle bakılmak için Hak Teâlâ (Nahl, 16/36) "Bak, enbiyâyı tekzîb edenlerin âkıbeti nasıl oldu?" buyurur.[37]