İn tahris ‘alâ hudâhum fe-inna(A)llâhe lâ yehdî men yudil(lu)(s) vemâ lehum min nâsirîn(e)
Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.
(Ey Muhammed!) Sen o kâfirlerin hidayete ermelerini ne kadar istesen de Allah, saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.
Nahl Suresi 37. ayet, peygamberin tebliğ çabalarına rağmen hidayetin Allah'ın iradesine bağlı olduğunu ve sapkınların yardımcısının olmadığını vurgular. Ayet, 'hırs', 'hidayet', 'dalalet' ve 'yardım' kavramları üzerinden ilahi takdir ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hırs (حرص), bir şeyi elde etmeye yönelik aşırı istek ve tamahkârlıktır. Ayetteki 'tahris' (تحرص) fiili, Hz. Peygamber'in müşriklerin hidayetine yönelik şiddetli arzusunu ve çabasını ifade eder. Bu, bir şeyi elde etmek için gösterilen yoğun gayreti ve ısrarı belirtir, ancak burada sonucun Allah'ın elinde olduğu vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hırs (حرص), bir şeye karşı duyulan şiddetli istektir. Ayetteki 'in tahris' (إن تحرص) ifadesi, 'ne kadar şiddetle istersen iste' anlamında olup, peygamberin tebliğdeki samimiyetini ve insanların hidayeti için gösterdiği çabayı mecazi olarak anlatır. Ancak bu çabanın, Allah'ın dilemesi olmadan tek başına yeterli olamayacağı ima edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هدى), lütuf ve ihsan yoluyla doğruya ulaştırmaktır. Ayetteki 'hüdâhum' (هُدَىٰهُمْ) ifadesi, onların doğru yolu bulmaları, İslam'ı kabul etmeleri ve hakikate ermeleri anlamında kullanılır. Allah'ın hidayet etmediği kimsenin, başkasının çabasıyla hidayete eremeyeceği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet (h-d-y kökünden), Kur'an'da temel bir kavram olup, Allah'ın insanı doğru yola, yani İslam'a yönlendirmesi ve rehberlik etmesidir. Ayetteki 'hüdâhum', peygamberin tebliğ ettiği hakikate onların ulaşması ve bu yolda sebat etmeleri anlamına gelir. Ancak bu, Allah'ın iradesi dışında gerçekleşmez.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hidayet (هدى), bir şeyi açıkça göstermek ve ona yönlendirmektir. Ayetteki 'hüdâhum', Allah'ın kullarına doğru yolu göstermesi ve onları hakikate ulaştırmasıdır. Bu bağlamda, peygamberin hidayet etme çabası, Allah'ın hidayet etme fiilinden ayrı düşünülür; zira nihai hidayet edici Allah'tır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalalet (ضلال), doğru yoldan sapmaktır. 'Yudillu' (يُضِلُّ) fiili, Allah'ın bir kimseyi kendi iradesi ve seçimi sonucunda doğru yoldan saptırması veya sapmasına izin vermesi anlamında kullanılır. Ayette, Allah'ın saptırdığı kimsenin hidayete erdirilemeyeceği, bu sapmanın ilahi bir hüküm olduğu belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dalalet (ضلال), hak yoldan ayrılmaktır. 'Men yudillu' (من يضل), Allah'ın kendi iradesiyle sapıklıkta bıraktığı veya sapmasına müsaade ettiği kişiyi ifade eder. Bu, kişinin kendi tercihleri ve amelleri sonucunda Allah'ın onu hidayetten mahrum bırakmasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Dalalet (d-l-l kökünden), hidayetin zıttı olarak, doğru yoldan sapma, kaybolma ve şaşkınlık içinde olma durumunu ifade eder. Ayetteki 'yudillu', Allah'ın, kendi iradeleriyle sapmayı seçenleri hidayetten uzak tutması ve onların sapıklıkta kalmasına izin vermesi anlamında kullanılır. Bu, ilahi adalet ve özgür irade arasındaki ilişkiyi gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), düşmana karşı yardım etmektir. 'Nâsirîn' (نَّـٰصِرِينَ) kelimesi, Allah'ın saptırdığı kimseler için hiçbir yardımcının veya destekçinin bulunmayacağını ifade eder. Bu, onların Allah'ın azabından veya sapıklıklarından kurtulmalarına kimsenin güç yetiremeyeceği anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nasr (نصر), birine karşı yardımda bulunmaktır. Ayetteki 'mâ lehum min nâsirîn' (وَمَا لَهُم مِّن نَّـٰصِرِينَ) ifadesi, Allah'ın hidayet etmediği ve sapıklıkta bıraktığı kimseler için dünyada veya ahirette hiçbir yardımcının, destekçinin veya kurtarıcının olmayacağını kesin bir dille belirtir. Bu, onların çaresizliğini ve Allah'ın hükmünün mutlaklığını vurgular.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İn tahris ‘alâ hudâhum fe-inna(A)llâhe lâ yehdî men yudil(lu) vemâ lehum min nâsirîn(e)” Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur. (16/37)
Efendimiz s.a.v. yakınları ve amcası Ebu Talib sevdiği ve onun iman etmemesine üzüldüğü halde bu ve benzeri âyetler gelmiştir. Rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed s.a.v. in ümmeti davet olan kısmın doğru yola erişmesini istesede bu Alllah c.c. elindedir. Bizler ümmeti olarakta her ne kadar yakınlarımız ve insanların doğru yola gelmesini istesekte bu böyledir.
Hadisi şerifte Efendimiz s.a.v. buyurmuştur;
Şehr b. Havşeb anlatıyor: “Ümmü Seleme"ye; "Ey müminlerin annesi! Allah Resûlü (sav) senin yanındayken en çok hangi duayı ederdi?" dedim. Ümmü Seleme, "Onun çoğunlukla ettiği dua şuydu: "Ey kalpleri çeviren (Allah"ım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." Ben kendisine, "Ey Allah"ın Resûlü! "Ey kalpleri çeviren (Allah"ım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." diye neden çok dua ediyorsun?" dedim. Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Seleme! Hiçbir insan yoktur ki kalbi Allah"ın iki parmağı arasında olmasın. O, dilediği (kulunun kalbini) istikamet üzere kılar, dilediğini ise saptırır.”[38]
Enfâl sûresi 24. Âyette Allah c.c. in kişi ile kalbi arasına girdiği bildirilmektedir. (Murat Derûni)
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ {الأنفال/24}
“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-stecîbû li(A)llâhi velirrasûli izâ de’âkum limâ yuhyîkum va’lemû enna(A)llâhe yahûlu beyne-lmer-i vekalbihi veennehu ileyhi tuhşerûn(e)” (8/24) Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. (8/24)
Elmalı Tefisirinde âyetin yorumunda;
Allah'a ve Resule icabet edin (onu duyun ve ona uyun), özellikle size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman onun emrine seve seve icabet edin. Çok dikkat çekici bir ifade tarzıdır ki, davet fiili, hem Allah'a, hem Resul'e isnad edildiği halde diye tesniye sigası (ikil kipi) ile değil şeklinde tekil olarak zikredilmiştir ve üstelik Allah'a değil, Resul'e isnad edilmiştir. Zira davet birdir. Allah'ın daveti peygamberinden dile gelecek ve Resul'ün daveti de Allah'ın davetinden başka birşey olmayacaktır. "Sizi ihya edecek," yeniden hayat verecek, hayatınıza sebep olacak, bitki ve hayvan halinden çıkarıp, insanlığın aday olduğu hür, mutlu bir hayata kavuşturacak ve ebedi hayata sizi hürriyetinizle yükseltecek bir ilim veya amel demektir ki Hz. Peygamber, zaten buna davet için gönderilmiştir. İnsanlara kulak, dil ve akıl da bunun için verilmiştir. Peygamber, Allah'ın vereceği öyle bir hayat yoluna davet edeceği cihetle davet ettiği ve kulağınıza böyle bir davet geldiği vakit hemen istekle icabet ediniz. Ve biliniz ki Allah, muhakkak, kişi ile kalbinin arasına girer. Ona kalbinden, kalbine ondan daha yakın ve hakimdir. Ondaki hâli gönlünden, gönlündeki hâli ondan daha iyi bilir ve daha yakından hükmü altına alıp, sahip olur. Kudreti o kadar geçerlidir ki, yalnızca kişi ile başkaları arasına değil, onunla kalbi arasına bile girer. Düşünen "ben" ile düşünülen "ben" arasına girer ve bu iki benliği birbirinden ayırır. İnsanı bir anda gönlündeki emellerinden mahrum bırakıverir. Azim ve iradesini bozar ve ters yöne çevirebilir. Kanaatlerini, zevklerini değiştiriverir. Onunla kalbinin arasını öyle ayırır ve öylesine açar ki, bunlar birbirinin zıddı kesilir, insanı kendi kendisine düşman eder. Kişi ile kalbinin arasına öyle girer ki, aklını elinden alıverir, bütün şuurunu yok ediverir. Kendi kendini duymaz, kendi kendinin farkına varmaz hale getirir ve nihâyet canını alır, öldürüverir. Bunun için Allah sizinle kalbiniz arasına perde çektiği ve ölüme davet ettiği vakit, ona icabet etmemeye ve emrine karşı koymaya imkân bulamazsınız ve bir nefes sonra başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. O halde kalbinizle aranız açılmadan, canınız elinizden alınmadan, fırsat elinizde iken Allah'ın Resulü, sizi ihya edecek, ebedi hayata yükseltecek bilgi veya amellere davet ettiği zaman, hiç ihmal etmeden hemen ona gönüllü olarak icabet ediniz, onun emrine seve seve koşunuz. Şunu da biliniz ki, kesinkes siz O'na haşrolunacaksınız", başkasına değil, yalnızca Allah'a toplanacaksınız da amellerinizin mertebesine göre cezasını çekeceksiniz. Şu halde "kalbimizden ve canımızdan ayrılırsak, ne olur?" demeyiniz de itaat ve icabet etmekten geri kalmayınız.[39]
“yuhyîkum” “Hayat verecek şeyler, Allah ve Resülü çağırdığı zaman, Uluhiyet mertebesi ve risalet mertebesiyle hayat verecek şeylere çağırdığı zaman…
“Kum” “biiznilalah” Allah’ın izniyle Ali İmran 49. âyette İsâ a.s. : Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur;
Kuş gök ehli yani gönül ehlidir. İşte bu davet ölü gönülleri diriltmektedir.
Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur.
Dikkat edersek peygamber olarak İsâ (a.s.) ın bu bahsedilen mu’cizeleri, Hz. Râsûlüllah’ın (s.a.v.) ümmetinde kerâmetler olarak zuhura geliyor. Hz. Râsûlüllah (s.a.v) ise taa kıyamete kadar ölü gönülleri diriltmektedir.[40]
Kişinin nefsi-benliği ile gönlü arasına Allah-uluhiyet mertebesi girer. Ve Ahadiyet mertebesinin haber vermesinin devamı ile uluhiyet mertebesi huzurunda cem’ül Cem olacaksınız…[41]