Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim(ﻻ) lâ yeb'aśu(A)llâhu men yemût(u)(c) belâ va'den ‘aleyhi hakkan velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya'lemûn(e)
Onlar, "Allah, ölen bir kimseyi diriltmez" diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah'ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Kâfirler, "Allah ölen kimseyi diriltmez." diye en kuvvetli yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, bu ölüleri diriltmek, Allah'ın kendisine karşı bir vaadidir. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler.
Nahl Suresi 38. ayet, diriliş inancını reddedenlerin yeminlerini ve Allah'ın bu konudaki kesin vaadini ele almaktadır. Ayet, 'yemin etme', 'ölüm', 'diriltme' ve 'vaat' gibi temel kavramlar üzerinden ahiret inancının önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kasem (قسم), bir şeyi kesinleştirmek ve sağlamlaştırmak için yapılan yemindir. Ayetteki 'أقسموا' ifadesi, müşriklerin dirilişin olmayacağına dair yeminlerini, bu inançlarını ne kadar kesin ve güçlü bir şekilde savunduklarını gösterir. Bu, onların iddialarının ciddiyetini ve kararlılığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kasem (قسم), Arapların bir şeyi teyit etmek için kullandıkları bir ifadedir. Ayetteki 'وأقسموا' ifadesi, onların Allah adına yemin ederek, dirilişin imkansızlığına dair inançlarını pekiştirmelerini ifade eder. Bu, onların sözlerinin sadece bir iddia değil, aynı zamanda bir tür 'bağlayıcı' ifade olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kasem (قسم) kelimesi, Kur'an'da genellikle bir şeyi tasdik etmek, doğrulamak veya bir iddiayı güçlendirmek amacıyla kullanılır. Nahl 38'deki kullanımı, müşriklerin ahiret inancını reddetme konusundaki kesin tavırlarını ve bu reddi Allah adına yemin ederek ifade etmelerini belirtir. Bu, onların inançsızlıklarının ne denli köklü olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mevt (موت), ruhun bedenden ayrılmasıyla canlılığın sona ermesidir. Ayetteki 'من يموت' ifadesi, dirilişi inkar edenlerin, ölen kimsenin bir daha hayata dönmeyeceği yönündeki yanlış inançlarını dile getirir. Bu, onların ahiret inancına karşı temel argümanlarını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mevt (موت), hayatın zıddıdır ve canlılığın yok olması anlamına gelir. Nahl 38'deki 'يموت' kelimesi, müşriklerin, ölen bir varlığın tekrar diriltilmesinin imkansız olduğu yönündeki düşüncelerini yansıtır. Bu, onların Allah'ın kudretini sınırlama çabalarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mevt (موت) kavramı, Kur'an'da sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda ahiret inancının temelini oluşturan bir geçiş noktası olarak ele alınır. Nahl 38'de müşriklerin 'ölülerin diriltilmeyeceği' yönündeki yeminleri, bu geçişin ötesindeki ilahi kudreti reddetmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ba's (بعث), bir şeyi yerinden kaldırmak, göndermek veya ölüleri diriltmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'لا يبعث الله' ifadesi, müşriklerin Allah'ın ölüleri diriltme kudretini inkar etmelerini gösterir. Bu, onların ahiret inancına karşı temel itiraz noktasıdır ve Allah'ın sonsuz kudretini anlamadaki eksikliklerini ortaya koyar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ba's (بعث), ölüleri kabirlerinden çıkarıp yeniden canlandırmaktır. Nahl 38'deki 'لا يبعث الله' ifadesi, müşriklerin, Allah'ın ölüleri diriltme vaadinin gerçekleşmeyeceğine dair kesin inançlarını yansıtır. Bu, onların Allah'ın vaadine karşı şüphelerini ve inkarlarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ba's (بعث), Kur'an'da genellikle kıyamet günü ölülerin diriltilmesi bağlamında kullanılır. Ayetteki 'لا يبعث الله' ifadesi, müşriklerin bu ilahi eylemi reddetmelerini, dolayısıyla ahiret inancını tamamen inkar etmelerini ifade eder. Bu, onların dünya görüşlerinin temel bir çatışma noktasını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وعد), bir şeye dair verilen sözdür. Allah'ın vaadi ise kesinlikle gerçekleşecek olan sözüdür. Ayetteki 'وعدًا عليه حقًّا' ifadesi, dirilişin Allah tarafından kesin olarak vaat edildiğini ve bu vaadin şüphesiz gerçekleşeceğini vurgular. Bu, müşriklerin yeminlerinin aksine, Allah'ın sözünün mutlak doğruluğunu ve gücünü ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Va'd (وعد), gelecekte bir şeyin olacağına dair verilen haberdir. Allah'ın vaadi ise asla değişmez ve mutlaka gerçekleşir. Nahl 38'deki 'وعدًا عليه حقًّا' ifadesi, dirilişin Allah'ın değişmez ve kesin bir vaadi olduğunu, bu vaadin gerçekleşmesinin bir zorunluluk olduğunu belirtir. Bu, inkar edenlerin iddialarını çürüten ilahi bir beyandır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Va'd (وعد), bir şeyin gelecekteki durumuna dair verilen haberdir. Allah'ın vaadi, O'nun kudret ve ilmiyle desteklendiği için mutlak bir gerçektir. Ayetteki 'وعدًا عليه حقًّا' ifadesi, dirilişin Allah'ın hak olan, yani gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir vaadi olduğunu vurgular. Bu, inkar edenlerin yeminlerinin boş ve temelsiz olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlm (علم), bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Ayetteki 'ولكن أكثر الناس لا يعلمون' ifadesi, insanların çoğunun Allah'ın diriliş vaadinin hakikatini ve hikmetini bilmediklerini, dolayısıyla bu konuda yanlış bir kanaate sahip olduklarını belirtir. Bu, onların cehaletini ve hakikati kavrayamamalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlm (علم) kavramı, Kur'an'da sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda hakikati idrak etmek ve ona göre hareket etmek anlamını da taşır. Nahl 38'deki 'لا يعلمون' ifadesi, insanların çoğunun dirilişin kaçınılmaz bir gerçek olduğunu ve Allah'ın kudretini tam olarak idrak edemediklerini gösterir. Bu, onların inkarının temelinde yatan bilişsel eksikliği işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İlm (علم) kelimesi, Kur'an'da genellikle doğru ve kesin bilgiye ulaşma anlamında kullanılır. Nahl 38'deki 'لا يعلمون' ifadesi, insanların çoğunun ahiret ve diriliş hakkındaki gerçek bilgiye sahip olmamalarını, dolayısıyla yanlış inançlara saplanmalarını ifade eder. Bu, onların bilgi eksikliğinin bir sonucu olarak hakikatten uzaklaştıklarını gösterir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim lâ yeb’asu(A)llâhu men yemût(u) belâ va’den ‘aleyhi hakkan velâkinne eksera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)” Onlar, “Allah, ölen bir kimseyi diriltmez” diye Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. Hayır, diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah’ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (16/38)
Efendimiz s.a.v. "Ölmeden önce ölünüz."
"Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvani ve nefsani hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz”[42] buyurmuştur.
Ölümden sonra hakiki dirilmek, kıyam etmek bu hayali beden ve varlık anlayışından ölmek ve haiate dirilmektir.
(Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır.
Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre.
Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)
Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[43]
لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ {النحل/39}
“Liyubeyyine lehumu-llezî yahtelifûne fîhi veliya’leme-llezîne keferû ennehum kânû kâzibîn(e)”