Ev ye/ḣużehum fî tekallubihim femâ hum bimu'cizîn(e)
Yahut onlar dönüp dolaşırken Allah'ın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allah'ı aciz bırakacak değillerdir.
Yahut (rızık için) dolaşıp dururlarken (Allah'ın azabının) kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, azabı engelleyici de değillerdir.
Nahl Suresi 46. ayet, Allah'ın kudretini ve insanların O'nun azabından kaçamayacağını vurgularken, 'takallüb' ve 'mu'cizîn' gibi kavramlarla hareketlilik ve aciz bırakma durumlarını ele alır. Ayet, insanların dünya hayatındaki hareketliliğinin ve çabalarının Allah'ın iradesini aşamayacağını, O'nun her şeye kadir olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أخذ' kelimesinin temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, tutmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'يأخذهم' ifadesi, Allah'ın azabının insanları gafil avlaması, onları kuşatması ve cezalandırması anlamında kullanılmıştır. Bu, insanların Allah'ın kudretinden kaçamayacağını ve O'nun iradesi dışında bir yere sığınamayacağını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'أخذ' fiilinin Kur'an'da mecazi anlamda 'helak etmek, cezalandırmak' manasında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de 'يأخذهم' ifadesi, Allah'ın azabının onları ansızın yakalaması ve helak etmesi anlamını taşır, bu da ilahi kudretin kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'تقلب' kelimesinin bir halden başka bir hale geçmek, dönmek, değişmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'تقلبهم' ifadesi, insanların dünya hayatındaki çeşitli hallerini, hareketlerini, iş ve güç peşindeki koşuşturmalarını ifade eder. Bu durumdayken bile Allah'ın azabından güvende olmadıklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'تقلب' kelimesinin 'bir yerden bir yere gitmek, işlerde tasarrufta bulunmak, çeşitli haller arasında dolaşmak' gibi anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, insanların günlük yaşamlarındaki hareketliliği, ticaretleri, yolculukları veya genel olarak dünya meşguliyetleri kastedilmektedir. Bu hareketlilik içinde dahi Allah'ın azabının kendilerine ulaşabileceği uyarısı yapılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kalb' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle bir durumdan diğerine geçişi, dönüşümü veya bir şeyin iç yüzünü ifade ettiğini belirtir. 'Takallüb' ise, insanların dünya hayatındaki sürekli değişim ve hareketlilik halini, yani bir nevi 'dönüşüm içinde olma' durumunu yansıtır. Bu, insanların ne kadar hareketli ve meşgul olurlarsa olsunlar, Allah'ın kudretinden kaçamayacaklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عجز' kelimesinin bir şeyi yapmaya güç yetirememek, zayıf kalmak anlamında olduğunu belirtir. 'Mu'cizîn' ise, başkasını aciz bırakan veya başkasının kendisini yakalamasına engel olan kimseler demektir. Ayetteki 'فما هم بمعجزين' ifadesi, insanların Allah'ı aciz bırakamayacaklarını, O'nun azabından kaçamayacaklarını ve O'nun kudretini engelleyemeyeceklerini kesin bir dille ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'عجز' fiilinin 'bir şeyi yapmaktan geri kalmak, güç yetirememek' anlamında kullanıldığını açıklar. 'Mu'cizîn' kelimesi ise, Allah'ın iradesini engelleyebilecek veya O'nun azabından kaçıp kurtulabilecek kimseler anlamına gelir. Ayet, insanların böyle bir güce sahip olmadığını, Allah'ın kudretinin her şeyi kuşattığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'عجز' kökünün Kur'an'da genellikle ilahi kudret karşısında insanın sınırlılığını ve yetersizliğini ifade ettiğini belirtir. 'Mu'cizîn' kelimesi, Allah'ın iradesine karşı koyma veya O'nu etkisiz hale getirme çabasının beyhudeliğini gösterir. Bu ayette, insanların ne kadar hareketli veya güvende olduklarını düşünseler de, Allah'ın azabından kaçmalarının imkansız olduğu vurgulanır.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ev ye/huzehum fî tekallubihim femâ hum bimu’cizîn(e)” Yahut onlar dönüp dolaşırken Allah’ın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allah’ı âciz bırakacak değillerdir. (16/46)