Eve lem yerav ilâ mâ ḣaleka(A)llâhu min şey-in yetefeyyeu zilâluhu ‘ani-lyemîni ve-şşemâ-ili succeden li(A)llâhi vehum dâḣirûn(e)
Allah'ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah'a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.
Onlar, Allah'ın yarattığı birtakım şeyleri görmediler mi ki? Gölgeleri Allah'ın kudretine boyun eğip secde ederek, sağa sola döner, dolaşır.
Nahl Suresi 48. ayet, Allah'ın yaratma kudretini ve tüm varlıkların O'na boyun eğdiğini, özellikle gölgeler metaforu üzerinden vurgular. Ayet, gözlem ve tefekkür yoluyla Allah'ın birliğini ve azametini idrak etmeye davet ederken, yaratılmışların doğal secdesini dilbilimsel ve semantik derinliklerle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, bir şeyi ölçüp biçmek' olduğunu belirtir. Allah için kullanıldığında ise 'yoktan var etmek, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmek' anlamına gelir. Ayetteki 'mâ halaka' ifadesi, Allah'ın tüm yaratılmışları belirli bir düzen ve hikmetle var ettiğini, onların varoluşlarının tesadüfi olmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk' kelimesini 'bir şeyi takdir etmek ve onu icat etmek' olarak tanımlar. Allah'ın yaratması, hem bir plan ve ölçüye göre takdir etmeyi hem de bu takdir edilen şeyi fiilen var etmeyi içerir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yarattığı her şeyin bir amacı ve düzeni olduğunu, bu düzenin de O'nun kudretine delil teşkil ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının, Allah'ın mutlak yaratıcı gücünü ve evren üzerindeki egemenliğini ifade ettiğini belirtir. Bu kavram, Allah'ın her şeyi 'hiçbir şeyden' var etme yeteneğini vurgular. Ayetteki 'mâ halaka Allah' ifadesi, Allah'ın yaratıcılığının kapsamlılığını ve bu yaratılışın gözlemciler için bir delil olduğunu ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fey'' kökünün 'dönmek, geri dönmek' anlamını taşıdığını belirtir. 'Yetefeyyeu' fiili ise gölgenin güneşin hareketine bağlı olarak bir taraftan diğer tarafa eğilmesini, dönmesini ifade eder. Ayetteki kullanımı, gölgelerin sürekli hareket halinde olmasının, Allah'ın koyduğu kozmik düzene tabi olmalarının bir göstergesi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fey'' kelimesinin 'gölgenin bir taraftan diğer tarafa geçmesi' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu, gölgenin sabit kalmayıp güneşin konumuna göre yer değiştirmesini ifade eder. Ayetteki 'yetefeyyeu zilâluhû' ifadesi, gölgelerin bu doğal hareketinin, Allah'ın emrine boyun eğen bir 'secde' olarak mecazi bir anlatım olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fey'' kelimesinin 'bir şeyin aslına dönmesi' veya 'bir yerden diğerine geçmesi' anlamlarına geldiğini ifade eder. Gölgenin 'fey'' etmesi, güneşin hareketine bağlı olarak bir taraftan diğer tarafa kaymasını, yani asıl konumundan dönmesini ifade eder. Bu durum, gölgelerin dahi Allah'ın yasalarına tabi olduğunu ve bu tabi oluşun bir tür secde olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zıll' kelimesinin 'güneşin veya ışığın engellenmesiyle oluşan karanlık' olduğunu belirtir. Ayetteki 'zilâluhû' (onun gölgeleri) ifadesi, Allah'ın yarattığı her şeyin bir gölgesinin olduğunu ve bu gölgelerin hareketinin, yaratıcının kudretine bir işaret olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zıll' kelimesinin 'güneşin veya ışığın engellenmesiyle oluşan karanlık' olduğunu ve genellikle 'rahatlık, serinlik' anlamında da kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayette, gölgelerin fiziksel varlığı ve hareketleri üzerinden Allah'ın kudretine ve yaratılışındaki düzene dikkat çekilir. Gölgelerin sağa sola dönmesi, onların da Allah'ın emrine tabi olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zıll' kelimesinin Kur'an'da hem fiziksel gölgeyi hem de mecazi olarak 'koruma, himaye' gibi anlamları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, fiziksel gölgelerin güneşin hareketine bağlı olarak yön değiştirmesi, evrenin işleyişindeki ilahi düzeni ve her şeyin Allah'a boyun eğdiğini somut bir örnekle açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sücûd' kelimesinin asıl anlamının 'tevazu ve boyun eğme' olduğunu belirtir. Bu, bazen alınla yere kapanmak şeklinde fiili bir secde olabileceği gibi, bazen de bir şeyin Allah'ın iradesine boyun eğmesi şeklinde mecazi bir secde olabilir. Ayetteki 'sücceden lillâhi' ifadesi, gölgelerin dahi Allah'ın koyduğu yasalara tam bir teslimiyetle tabi olduğunu, bu tabi oluşun bir tür 'secde' olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sücûd' kelimesinin 'alçakgönüllülük ve itaat' anlamlarını içerdiğini ifade eder. Bu ayetteki secde, canlı veya cansız tüm varlıkların Allah'ın iradesine ve koyduğu düzene boyun eğmesini ifade eden mecazi bir secdedir. Gölgelerin hareketleri, onların da Allah'ın kanunlarına tabi olduğunu ve bu tabi oluşun bir teslimiyet eylemi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'secde' kavramının sadece ritüel bir eylem olmadığını, aynı zamanda tüm yaratılışın Allah'ın mutlak iradesine ve yasalarına boyun eğmesini ifade eden kozmik bir teslimiyet olduğunu belirtir. Bu ayetteki gölgelerin secdesi, cansız varlıkların bile Allah'ın düzenine tam bir uyum içinde olduğunu ve bu uyumun bir 'secde' olarak nitelendirildiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dahir' kelimesinin 'zelil, boyun eğmiş, alçakgönüllü' anlamına geldiğini belirtir. Bu kelime, bir şeyin kendi iradesi dışında bir güce boyun eğmesini ifade eder. Ayetteki 've hum dâhirûn' ifadesi, yaratılmışların, kendi iradeleri olmasa bile, Allah'ın kudreti karşısında zillet ve boyun eğme içinde olduklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dahara' fiilinin 'küçülmek, zelil olmak, boyun eğmek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu kelime, genellikle zorla veya istemeyerek boyun eğmeyi ifade eder. Ayetteki kullanımı, tüm yaratılmışların, gölgeler de dahil olmak üzere, Allah'ın mutlak kudreti karşısında bir zillet ve teslimiyet hali içinde olduklarını, O'nun iradesine karşı gelemeyeceklerini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dahara' kelimesinin 'küçülmek, zelil olmak ve boyun eğmek' anlamlarını taşıdığını açıklar. Bu kelime, bir varlığın kendi gücünün yetersizliğini kabul ederek daha üstün bir güce teslim olmasını ifade eder. Ayetteki 'dâhirûn' ifadesi, Allah'ın yarattığı her şeyin, O'nun azameti karşısında doğal bir alçakgönüllülük ve teslimiyet içinde olduğunu vurgular.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Eve lem yerav ilâ mâ haleka(A)llâhu min şey-in yetefeyyeu zilâluhu ‘ani-lyemîni ve-şşemâ-ili succeden li(A)llâhi vehum dâhirn(e)” Allah’ın halk ettiği şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir. (16/48)
Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim, İmdi Hakk, ancak senin için, senin üzerine ve O'nun üzerine delâil olarak zilâli îcâd etti. Yani gölgeyi icat etti. Ve onu soldan sağdan râci' olduğu halde sâcid kıldı. Yani soldan ve sağdan secde edici kıldı. Tâ ki arif olasın ki, sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir? / Tâ ki bilesin ki Allâhın mâsivâsı nereden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Allah'a fakr-ı külli ile ve ba'zisının ba'zısına iftikarı sebebiyle, ona fakr-ı nisbî ile muttasıf oldu (38).
Hz. Şeyh (r.a.) Sûre-i Nahl'de vâki (Nahl, 16/48) de buyurur;
﴿٤٨﴾ اَوَ لَمْ يَرَوْا اِلَى مَاخَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَىْءٍ يَتَفَيَّوءُا ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَاۤئِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ
16/48-) Evelem yerav ila ma halekAllahu min şey'in yetefeyyeü zılaluhu anil yemiyni veş şemaili sücceden Lillahi ve hüm dahırun;
16/48- Allah'ın halk ettiği şeyleri görmediler mi ki, gölgeleri (varlıkları) boyun bükerek, Allah'a (hakikatleri olan Esmâ'ya) secde eder hâlde, sağdan (hidâyet) ve sollardan (dalâlet) döner durur.
Ya'nî "Onlar görmezler mi ki, Allah Teâlâ'nın halk ettiği cism-i kâimin gölgesi şemsin tulü' ve gurubu indinde sağına ve soluna dönüp uzanarak ve kısalarak züll üzere Allah Teâlâ'ya secde etmektedir" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar.
Nahl (16) / 48- Allah’ın halk ettiği şeylerin gölgelerinin sağa sola vurarak boyun eğip Allah’a secde ettiklerim görmüyorlar mı? Ya'nî Hakk, gölgeleri senin vücûduna ve O'nun vücûduna delîl olmak için îcâd etti. Ve o gölgeleri güneşin doğma vaktinde sağdan sola ve gurubu zamanında da soldan sağa mail olarak secde eden, ya'nî arz üzerine yayılan kıldı.
Ve sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir? İşte bunları bilesin diye gölgelerin vücûdlarını ve vücudların gölgelerini sana delâil olmak üzere îcâd eyledi. Bakın gölgelerin vücutlarını, gölge; gölge ama o da bir vücuttur. O gölgenin vücudunu sana delil kıldı. Seni de gölgeye delil kıldı. Ve bunların hepsini de Hakk’a delil kıldı. Sen olmasan gölgen de olmayacaktır. İşte bizler de Hakkın gölgeleri hükmündeyiz, koyulaşmış, yoğunlaşmış gölgeleri hükmündeyiz. Hakk olmasaydı biz de olmayacaktık.
Eğer sen dikkat edersen bilirsin ki, bu zahir olan vücûdlar, hayel gölgesidir. Ve sen o zahir olan vücûdlardan birisisin; ve senin Hakk'a nisbetin gölgenin şahsa nisbeti gibidir. Sen olmasaydın gölgen olmayacaktı. İşte bakın burada çok mühim bir hadise vardır. Efendimizin gölgesi yoktu biliyorsunuz. Aramızdaki farka bakın. Neden yoktu? Allah’ın gölgesi olmadığı gibi O’nun da gölgesi yoktu. Çünkü o kendi vardı, kendi nurdu, O’nun gölgesi birleriz. Neden? “ben Allah’tanım, mü’minler de benim nûrumun nûrundandır” buyuruyor. Bir başka yerde de “bendendir” buyuruyor. Onun için biz O’nun gölgesiyiz. O, diyelim Allah’ın gölgesi, biz de O’nun gölgesiyiz. Gerçe O gölge de değil de belirtmek için söylüyoruz.
Hani O’nun üzerinde bir bulut dolaşıyordu ya acaba düşünmek lazım O mu güneşten gölgeleniyordu bulut ile yoksa güneş mi gölgeleniyordu O’ndan. Çünkü senin mukayyed ve zahir olan vücûdun vücûd-i mutlaktan uzamıştır; ve sen onunla kâimsin. Ve Hakk'ın sana nisbeti dahi, şahsın gölgeye nisbeti gibidir.
Ve şahıs gölgesinden bilindiği gibi Hak dahi kendisinin gölgesi olan âlemden ma'Iûm olur. Ve gölgenin harekât ve sekenâtı, yani hareket ve sakin olması gölge sahibinin harekât ve sekenâtına tâbi' olup, gölgenin başlıbaşına vücûd-i müstakılli yoktur.
Ve şahs-ı kâim olmayınca gölgenin dahi vücûdu olmaz. Ve keza sen bilirsin ki, mâsivâ-yı Hak dediğimiz bu madde suretler, ne mertebeden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Hakk'ın vücûduna ihtiyâc-ı küllî ile ve onların biribirine ihtiyâcı sebebiyle, vücûd-i Hakk'a ihtiyâc-ı nisbî ile vasıflanmış oldu.
Ma'Iûm olsun ki, fakirlik ve ihtiyâç iki suretle olur: Birisi budur ki, Hak tan gayrı dediğimiz zahir olan vücûdât, Hakk'ın gölgesidir. Binâenaleyh bunlar vücûdda Mûcid, Mukavvim, Rab ve Nûr olan ve Allah ismiyle müsemmâ olan zât’a muhtaçtırlar. Nitekim şahsın gölgesi dahi vücûd bulabilmek için mutlaka o şahsa muhtaçtır. Ve bizim vücûd gölgemiz, İlâh'ın me'lûhu yani ilaha kul olan olup kendi nefsinde müstakil değildir.
İşte bizim vücûdumuzun Hakk'a bu suretle ihtiyâcı, iftikâr-ı küllidir yani külli fakirliğimizdir. Yani bizim vücudumuzun Hakk’a bu suretle ihtiyacı külli bir fakirliktir. İkincisi, fakirin zengine ve çocuğun validesine ve zaîfin kavîye olan ihtiyâcı gibi yekdîğerimize olan ihtiyacımızdır.
Bu ihtiyâç, zılliyyetten dolayı vâki' olan ihtiyâç nev'inden değildir. Yani insanların iki türlü ihtiyacı vardır bir Hakk’a ihtiyacı vardır, bir de birbirlerine ihtiyacı vardır. Bu ikinci ihtiyaç diğeri gibi değildir, Belki mezâhirde Hakk'ın rubûbiyyetle zuhurundan nâşîdir. İşte buna da, şiddetli ihtiyaçlar nisbetleri derler, yani nisbi fakirlik derler. Bununla beraber âlem, rubûbiyyet cihetinden gölge değildir, Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh şiddetli ihtiyaç, hakikatte Allah'dan gayri hiç bir kimseye değildir.[58]
Nahl Suresi - Ayet 48 - 16 --
Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş:
16.48 - E ve lem yerav ilâ mâ halekallâhu min şey'iy yetefeyyeu zılâluhû anil yemîni veş şemâili succedel lillâhi ve hum dâhırûn.
Diyanet Meali:
16.48 - Allah'ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah'a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.48 - Ya görmedilerde mi? Her hangi bir şeyden Allahın yarattığına bir baksalar a: gölgeleri sağ ve sollarında sürünerek Allaha secdeler ederek döner dolaşır.
“gölgeleri Allah'a secde ederek” Zahiren güneşlerin olduğu bütün âlemler de ne varsa hepsinin belirli zaman larda gölgeleri yere vurduğunda secde hükmüne gelmiş olaktadırlar.
Yeri gelmişken yaşadığım, konu ile ilgili bir hatıramı da kısaca belirteyim. Daha henüz Hira dağının etrafında iskân’ın olmadığı zamanlarda idi, Sabah namazından sonra çıktığımız Hira dağının tepesine oturup sahayı seyrediyorken doğmaya başlayan güneşin ışıkları arkadan Hira dağına ve yanlardaki diğer tepelere vurunca onların gölgeleri yerde “Allah” ismini yazıyordu.
Adeta Allah’ın kendi gölgesi arzında kendisini ispatlıyor kendi kendine, beytinin karşısında kendine, secde ediyor gibiydi. Haha sonraları oralar iskâna açıldığında bu manzara kalmamış oldu.
Kamil insanın bir vasfı da, “zıllüllah-allah’ın gölgesi” olarak ta ifade edilmiştir. Çünkü gönül beytullahtır, orası Hakk’ın evidir Nur-u ilahi’nin- ilâhiyat güneşi o beyte vurduğu zaman gölgesi Hakk’ın gölgesi olur.
Allah’ın halkettiği diğer âlemlerde de bu tür insan cinsi varlıkların olduğu aynı konumda, onlarında varlıkları olduğu şüpheye hiçbir yer olmadığı açıktır. T.B.[59]