Velehu mâ fî-ssemâvâti vel-ardi velehu-ddînu vâsibâ(en)(c) efeġayra(A)llâhi tettekûn(e)
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İtaat de daima O'na olmalıdır. Öyle iken siz Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?
Göklerde ve yerde olan her şey yalnız O'nundur. Din de daima O'nundur. Böyle iken, siz Allah'tan başkasından mı korkarsınız?
Nahl Suresi 52. ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak mülkiyetini ve ibadetin yalnızca O'na has kılınması gerektiğini vurgular. Ayet, tevhid inancının temelini oluşturan bu iki ana fikri, göklerde ve yerde olan her şeyin O'na ait olması ve kulluğun daimi olarak O'na yönelmesi üzerinden işlerken, insanları Allah'tan başkasından sakınma yanılgısından sakındırır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin asıl anlamının 'yükseklik' olduğunu belirtir ve Kur'an'da hem bilinen gök cisimleri hem de manevi yücelik makamları için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise Allah'ın mülkiyetinin ve kudretinin kapsayıcılığını göstermek üzere maddi ve manevi tüm üst alemleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'semâvât' kelimesinin Kur'an'da mecazi olarak da kullanıldığını, ancak bu ayette 'arz' (yer) ile birlikte zikredilmesiyle, Allah'ın yaratma ve hükmetme gücünün tüm evreni kapsadığını açıkça ortaya koyduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'arz' kelimesinin bilinen yeryüzü anlamında kullanıldığını ve 'semâvât' ile birlikte zikredilmesinin, Allah'ın mülkiyetinin ve hükümranlığının tüm kainatı kuşattığını vurguladığını ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak egemenliğinin bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'arz'ın, üzerinde durulan, yayılan ve rızkın çıktığı yer olduğunu belirtir. Ayette 'semâvât' ile birlikte anılması, Allah'ın yaratma ve yönetme gücünün hem yukarı hem de aşağı alemleri kapsadığını, dolayısıyla her şeyin O'na ait olduğunu pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin temelinde 'itaat, boyun eğme, karşılık görme' anlamlarının yattığını belirtir. Bu ayette 'lehû' (O'nadır) ile birlikte kullanılması, kulluğun, ibadetin ve tüm yaşamın yalnızca Allah'a has kılınması gerektiğini, karşılığının da O'ndan beklendiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'itaat, boyun eğme, hesap günü' gibi anlamları içerdiğini vurgular. Bu ayette 'vasıben' kelimesiyle birlikte kullanılması, Allah'a olan kulluğun sürekli, kesintisiz ve samimi olması gerektiğini, başka hiçbir varlığa yöneltilmemesi gerektiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'dîn'in hem 'şeriat' (yol, kanun) hem de 'ceza/mükafat' (karşılık) anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın mutlak mülkiyetine binaen, O'na itaat etme ve O'nun koyduğu yasalara göre yaşama yükümlülüğünü ve bunun karşılığının da O'ndan geleceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vasıb' kelimesinin 'devamlılık, süreklilik' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette 'dîn' kelimesinin hali olarak gelmesi, Allah'a olan kulluğun ve itaatin geçici değil, daimi ve kesintisiz olması gerektiğini vurgular. Bu, müminin hayatının her anında Allah'a yönelmesi gerektiği anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'vasıb'ın 'sabit ve devamlı' anlamında olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, Allah'a yöneltilen kulluğun, zaman ve mekanla sınırlı kalmayıp, hayatın her alanında ve her anında sürmesi gereken bir ibadet ve teslimiyet hali olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takvâ' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi zararlı şeylerden korumak' olduğunu belirtir. Ayette 'Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz?' sorusuyla, asıl sakınılması gerekenin Allah'ın azabı ve gazabı olduğu, dolayısıyla O'ndan başkasından korkmanın anlamsızlığına işaret edilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takvâ'nın Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan saygı, korku ve sorumluluk bilinciyle O'nun emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki soru, insanların Allah'ın mutlak gücüne rağmen neden başka varlıklardan korkup onlara yöneldiklerini sorgulayarak, tevhidin gereğini hatırlatır.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velehu mâ fî-ssemâvâti vel-ardi velehu-ddînu vâsibâ(en) efeġayra(A)llâhi tettekûn(e)” Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İtaat de daima O’na olmalıdır. Öyle iken siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? (16/52)
Yolumuza Terzi Babamızın Gökyüzü İnsanları araştırması ile devam edelim… (Murat Derûni)
----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 52
Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş:
16.52 - Ve lehû mâ fis semâvâti vel ardı ve lehud dînu vâsıbâ, efeğayrallâhi tettegûn.
Diyanet Meali:
16.52 - Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İtaat de daima O'na olmalıdır. Öyle iken siz Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.52 - Hem Göklerde yerde ne varsa onun, din de daima Onundur. Öyle iken siz Allahın gayrisinden mi korkuyorsunuz?
Ayet-i kerîme göklerdeki dinden, ne kadar açık olarak bahsediyor. İnanmamak mümkün mü?
Bütün varlık O’nun iken hayalinizde oluşturduğunuz başkalarındanmı korkuyorsunuz? Bu âlem de Allah’tan başkaları yok ki,
Yedi arz, hadisinde açık olarak belirtildiği gibi.
'' YEDİ ARZ '' HADİSİ (Yedi gök) karşılığı olarak yedi arz denmiş olabilir. T.B.
“Yedi adet arz/dünya vardır. O yerlerin/âlemlerin her birisinde. Sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Âdem gibi bir Âdem. Nuh gibi bir Nuh, İbrahim gibi bir İbrahim ve İsa gibi bir İsa bulunmaktadır.”[64]
Açık olarak görüldüğü gibi, Gök yüzü âlemlerinde de Allah’ın dini vardır ve bu dinin mertebeleri oralarda da geçerlidir.
Şu anda dahi göklerde Ademlik mertebesinden yeni başlayan bir insanlık seyri vardır, hadiste belirtildiği gibi diğer mertebelerde olan süreçlerde vardır.
Gene peygamber efendimizin bildirdiği gibi.
“Ben peygamber iken daha henüz Adem çamur ile balçık arasında idi.” Demeleri.
Göklerdeki başka bir gezegende insanlık seyri başlamaya hazırlanıyor demektir. Bu seyirlerini bitirmiş kıyametleri kopmuş hesapları görülmüş cennet ve cehennemlerine girmiş olan nice “Adem-Muhammed” Sülale ve toplulukları vardır. T.B.[65]