Yetevârâ mine-lkavmi min sû-i mâ buşşira bih(i)(c) eyumsikuhu ‘alâ hûnin em yedussuhu fî-tturâb(i)(k) elâ sâe mâ yahkumûn(e)
Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!
Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir. Şimdi acaba o çocuğu zillet ve horluğa katlanarak saklayacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Dikkat edin verdikleri hüküm ne kötüdür!
Nahl Suresi 59. ayet, cahiliye dönemindeki kız çocuklarının doğumu karşısında takınılan olumsuz tavrı ve bu tavrın dilbilimsel derinliğini ortaya koymaktadır. Ayet, utanç, gizlenme, hor görme ve gömme gibi kavramlar üzerinden dönemin zihniyetini eleştirmekte ve bu kavramların semantik yükünü gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'verâ' kökünün bir şeyin arkasında kalmak, gizlenmek anlamlarına geldiğini belirtir. 'Yetevârâ' fiili ise, kişinin kendisini bir şeyin arkasına alarak veya bir şeyin içine girerek gizlenmesini ifade eder. Ayetteki bağlamda, kız çocuğu müjdesiyle karşılaşan kişinin utancından dolayı insanlardan uzak durma, kendini gizleme çabasını anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yetevârâ' fiilini 'yestağlibu' (galip gelmeye çalışır, üstün gelmeye çalışır) veya 'yestetiru' (örtünür, gizlenir) olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, kişinin duyduğu utanç ve sıkıntıdan dolayı toplumdan kendini soyutlama, gözlerden uzak durma halini mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sû'' kelimesinin genel olarak her türlü kötülüğü, çirkinliği ve hoş olmayan şeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'sûi mâ buşşire bihî' ifadesi, kız çocuğu haberinin o dönemdeki zihniyet için ne denli kötü ve istenmeyen bir durum olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sû'' kavramının Kur'an'da genellikle ahlaki ve dini açıdan olumsuzlukları ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, cahiliye toplumunun kız çocuklarına bakış açısının ahlaki bir sapma olduğunu ve bu 'müjdenin' onlar için bir 'kötülük' olarak algılandığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'büşşire' fiilinin aslen sevindirici haber vermek anlamına geldiğini, ancak bu ayetteki kullanımının ironik olduğunu belirtir. Kız çocuğu haberinin, o dönemdeki Araplar için sevindirici değil, aksine utanç verici bir durum olması nedeniyle bu kelimenin 'kötü haberle müjdelenmek' anlamında kullanıldığını açıklar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'büşşire' fiilinin 'tebşîr' babından geldiğini ve genellikle hayırlı haberler için kullanıldığını ifade eder. Ancak bu ayetteki 'sûi mâ buşşire bihî' ifadesiyle birlikte, kelimenin anlamının olumsuz bir bağlama kaydığını ve 'kötü bir haberle karşılaşmak' manasına geldiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hûn' kelimesinin 'hevn' kökünden türediğini ve zillet, horluk, aşağılanma anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'alâ hûn' ifadesi, kız çocuğunu utanç ve aşağılanma içinde büyütme seçeneğini ifade eder, bu da o dönemdeki zihniyetin kız çocuklarına bakış açısını net bir şekilde ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hûn' kelimesinin 'zillet' ve 'hakirlik' anlamlarını taşıdığını vurgular. Ayetteki kullanımı, kız çocuğunu yaşatmanın, toplum içinde hor görülme ve utanç duyma pahasına olacağını düşünen cahiliye insanının ruh halini yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yedüssühû' fiilinin 'gizlice toprağa gömmek' anlamına geldiğini açıklar. Bu, cahiliye dönemindeki kız çocuklarını diri diri gömme (ve'd) uygulamasını doğrudan ifade eder ve bu eylemin gizlice, utanç duyularak yapıldığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yedüssühû' fiilini 'yuhfîhi' (gizler) veya 'yudhiluhû fî'l-ard' (onu toprağa sokar) olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, kız çocuğunu diri diri toprağa gömme eyleminin, toplumdan gizlenerek ve utanç içinde yapıldığını mecazi olarak ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dess' kökünün 'bir şeyi gizlice bir yere sokmak, saklamak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yedüssühû fi't-türâb' ifadesi, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi uygulamasını, bu eylemin gizli ve utanç verici bir şekilde yapıldığını semantik olarak güçlendirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hükm' kelimesinin bir şeyi sağlamlaştırmak, engellemek ve karar vermek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sâe mâ yahkumûn' ifadesi, cahiliye insanının kız çocukları hakkında verdiği kararın (ya utançla yaşatmak ya da diri diri gömmek) ne kadar kötü, yanlış ve adaletsiz olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hükm'ün bir şeyi yerli yerine koymak, doğru kararı vermek olduğunu ifade eder. Ancak bu ayetteki 'sâe mâ yahkumûn' ifadesi, onların bu konuda verdikleri kararın doğru ve adil olmaktan uzak, aksine son derece kötü ve yanlış bir yargı olduğunu gösterir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yetevârâ mine-lkavmi min sû-i mâ buşşira bih(i) eyumsikuhu ‘alâ hûnin em yedussuhu fî-tturâb(i) elâ sâe mâ yahkumûn(e)” Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! (16/59)
Necm sûresi ilgili âyetler ile faydlı olur düşüncesi ile yolumuza devâm edelim… (Murat Derûni)
(Necm Sûresi 53/21)
كُرْ وَلَهُ الْأُنْثَىعالْكُمُ الَّذِى
elekümuzzekerü ve lehü’l ünsa “Sizin için erkek de O'nun için dişi mi?” İslâmiyet gelmezden önce, cahiliyye döneminde müşrikler veya inkâr ehilleri erkeklerin kendilerinin, kızların Allah’ın diye ifade ediyorlardı.
(Necm Sûresi 53/22)
تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى
tilke izen kısmetün dıyza “Bu paylaşma nasıl haksız, insafsız bir paylaşma oldu.” Evvelce kız çocukları hakir görülüyordu. “Kızlar meleklerdir,” diyerek, kızları Allah’a bırakıyorlar, erkeklere kendileri sahip çıkıyorlardı. İşte bu paylaşmanın haksız olduğunu, böyle bir paylaşmaya kendi kendilerine nasıl yaptıklarını ifade ederek, Âyet onlara, bu anlayışa cevap veriyor. Her iki cinsiyet de ve her varlık Hakk’ın varlığıdır. Burada cinsiyet ayrımı olmaz.
Ancak akl-ı kül ve nefs-i kül hükmü ile faaliyet ve tafsilatta ayırım vardır.
Akl-ı kül, mutlak akıl...
Nefs-i kül de, aklı küllün tesir sahasıdır.
Aklı küllün ve nefs-i küllün birliğinden, bu âlemler meydana gelmiştir.
Kadın doğurgan ve üretici olduklarından, nefs-i kül hükmündedir. Erkekler de tesir edici olarak akl-ı kül hükmündedir. Fail ve mef’ul (etken ve edilgen veya tesir eden ve tesir edilen) diyorlar. Bütün âlem bunun üzerine çalışıyor. Etken (erkek) yani akl-ı kül olmasa ve edilgen (kadın) yani nefs-i kül olmasa bu âlemde hiçbir şey zuhura gelmez. Bu yüzden bu paylaşmanın haksız paylaşma olduğunu ifade ediyor. Çünkü akl-ı kül de nefs-i kül de Hakk’ındır. Bunların kendilerine sahip olacak bir sahibiyyeti de yoktur.[70]