Daraba(A)llâhu meśelen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrâ(an)(s) hel yestevûn(e)(c)-lhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya'lemûn(e)
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, kendisine güzel bir rızık verilen ve o rızıkdan gizli ve açık olarak harcayan hür bir insanı misal verdi. Hiç bunlar eşit olur mu? Bütün hamd Allah'a mahsustur. Doğrusu insanların çoğu bilmezler.
Nahl Suresi 75. ayet, Allah'ın kudretini ve kulların acizliğini vurgulamak için iki zıt tip üzerinden bir mesel sunmaktadır. Ayet, 'köle' ve 'rızık verilen' kavramları etrafında dönerek, eşitlik ve bilgi eksikliği temalarını işlemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darabe' fiilinin asıl anlamının bir şeyi bir şeye vurmak olduğunu belirtir. Ancak mecazi olarak 'misal vermek' (darabe'l-mesel) ve 'açıklamak' anlamlarında da kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bir durumu açıklamak ve zihinlerde canlandırmak için bir örnek sunmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darabe' fiilinin Kur'an'da farklı mecazi kullanımları olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'darabe'l-mesel' ifadesini, 'Allah bir misal verdi, yani açıkladı' şeklinde yorumlar. Bu, Allah'ın bir hakikati somut bir örnekle ortaya koymasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin asıl anlamının 'boyun eğmek, itaat etmek' olduğunu belirtir. İnsan için kullanıldığında ise 'köle' veya 'Allah'a kulluk eden' anlamlarına gelir. Bu ayette 'mamlûk' kelimesiyle birlikte kullanılarak, tamamen başkasına ait olan, kendi iradesi ve gücü olmayan bir köleyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'da hem 'köle' hem de 'Allah'ın kulu' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'abd' kelimesi, 'mamlûk' ile pekiştirilerek, mutlak bir acziyeti ve başkasına bağımlılığı ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak kudretine zıt bir durumu temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mamlûk' kelimesinin 'malik olunan, mülkiyeti başkasına ait olan' anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'abden mamlûken' ifadesi, kölenin sadece bir köle olmakla kalmayıp, aynı zamanda tamamen başkasının mülkiyetinde olduğunu, kendi üzerinde hiçbir tasarruf hakkı bulunmadığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mülk' kökünün 'sahip olmak, hükmetmek' anlamlarına geldiğini ifade eder. 'Mamlûk' ise bu kökten türeyen ve 'sahip olunan' anlamına gelen bir isimdir. Ayetteki kullanımı, kölenin kendi nefsine bile malik olamadığını, her şeyinin efendisine ait olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rızk' kelimesinin 'Allah'ın canlılara verdiği her şey' olduğunu belirtir. Bu, hem maddi hem de manevi nimetleri kapsar. Ayette 'rızkan hasenen' (güzel rızık) ifadesi, Allah'ın lütfunun genişliğini ve cömertliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'rızk'ın Allah'tan gelen ve canlıların yaşamını sürdürmesi için gerekli olan her şey olduğunu açıklar. Ayetteki 'rızkan hasenen' ifadesi, sadece geçimlik değil, aynı zamanda helal, temiz ve bereketli olan rızkı ifade eder ki bu da şükrü gerektiren bir nimettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'infak' fiilinin 'malın tükenmesi, harcanması' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle 'Allah yolunda harcamak' anlamında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın verdiği rızıktan gizlice ve açıkça harcayan kimsenin cömertliğini ve şükrünü ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'infak' kavramının Kur'an'da sadece maddi harcamayı değil, aynı zamanda zaman, bilgi gibi manevi değerleri de kapsayan geniş bir anlam taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yünfiku minhu sirran ve cehran' ifadesi, infakın samimiyetini ve sürekliliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'isteva' fiilinin 'eşit olmak, dengeye gelmek, düzgün olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hel yestevûne' sorusu, hiçbir şeye gücü yetmeyen köle ile Allah'ın rızkından infak eden kimsenin asla eşit olamayacağını vurgulayan retorik bir sorudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istiva'nın bir şeyin diğerine denk olması, aralarında fark bulunmaması hali olduğunu açıklar. Bu ayetteki soru, zıt niteliklere sahip iki varlığın, yani aciz köle ile Allah'ın nimetlerine şükredip infak eden kulun, değer ve konum açısından eşit olamayacağını kesin bir dille ifade eder.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Daraba(A)llâhu meselen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrâ(an) hel yestevûn(e)-lhamdu li(A)llâh(i) bel ekseruhum lâ ya’lemûn(e)” Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler. (16/75)
Mevlânâ hazretleri olum “hür ol ve hürlerle yaşa” ve “bize köle gelen bey, yoksul gelen zengin” demektedir. Hani ekonomik özgürlük, siyasi özgürlük, her alanda özgürlük isteriz diyorlar. Kişinin kölelikten kurtulması ve en büyük özgürlüğü kendini ve varlığının sebebi, mucidi olan Hakk’ı tanımasından geçiyordu. İstediği kadar zengin olsun, dünyaya hümetsin ki “Firavun” ve benzerlerinin akıbeti bellidir. Bu dünya hapisanesinde nefsi emmare yaşantısında nefsinin köleliğinden ileri gidemez. (Murat Derûni) Yolumuza Mesnevi-i Şerifte geçen “O kavmin imâmeti ile Dekükî’nin öne gitmesi” hikayesi ile devam edelim;
Sâlihlerin tahiyyâhtında ve selâmında, cümle enbiyânın medhi mahlut geldi.
“Tahiyyât,” tahiyyenin cem’idir ve “tahiyye”, mülk, beka, atıyye, selâm ve hayât ma’nâlanna gelir. Ve “acîn” mahlût ve yoğrulmuş demektir. Bu beytin yukarıya rabtı, şu vecihle olur ki, yukarıda geçen beyit-i şerîfde “Sen cân ve dile nâdir geldin; ey, gönül ve cân senin kudâmundan hacildir.” buyurulmuş idi; ve geçmiş olan kavmin medhinde Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin medhi dâhil idi; ve onun medhi, bu zevât-ı mâziyenin medhinde mahlût ve acîn idi. işte bu beyt-i şerîfde bu ma’nâ te’yîd buyurulur. Ya’nî “Namazda okunan “Et-Tahiyyâtü lillâhi...” duâsında “Ve’s-selâmü ale’l-enbiyâ’i” [“Ve selâm peygamberlerin üzerine olsun!”] denmeyip de “Ve’s-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâ- hi’ssâlihîne” [“Ve selâm bizim üzerimize ve Allâh’ın sâlih kullan üzerine olsun!”] denmesi, bu ibarede enbiyânın dahi mahlût ve acîn olması sebebiyledir. Ben de senin medhini bu Mesnevî-i Şerîfde bu usûle muvâfik olarak yaptım, demek olur.
Medihlerin hepsi karışmış oldu; bardaklar bir leğene dökülmüştür.
Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.
Ma’lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde “El-Hamdü lillâh” buyurulur ki, ma'nâsı “hamd” cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allâh’a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk’a râci’ olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer’de (Zümer, 39/29) ya’nî “Hamd Allâh’a mahsûstur; belki onlann çoğu bunu bilmezler” buyurulur, imdi harrfd ve medhin hepsinin Hakk’a râci’ olması budur ki hamdde üç vecih vardır; Birincisi: Hak’dan halka olan hamddir. Bunun delilî (Ahzâb, 33/56) [“Allah ve melekleri Peygamber’e salavât getirirler” (Ahzâb, 33/43) [“Üzerinize rahmetini gönderen O’dur”] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hak hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk’a olan hamddir ki, bunların delîli de (Isrâ, 17/44) [Her şey ancak O’nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kûr’âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi’ hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk’a râci’ olur.
Yukarıdaki beyt-i şerîfde halkın taayyünleri bardağa ve masdar-ı kemâlât olan vücûd-ı hakıkî-i Hak dahi leğene teşbih buyurulmuştur. Bu beyt-i şerifde de memdûhun ancak Hak olduğuna ve bu cihetten dahi bilcümle mezheblerin de, bir mezhebden başka olmadığına işâret buyururlar. Meselâ Mûseviler Hz. Mûsâ’yı medh eder ve Îsevîler de Hz. îsâ’yı medh ederler. Ve bunların bu medihleri ayn ayn birer mezheb görünür; fakat yukarıdaki îzâhâttan anlaşıldığı üzere bu medihlerin hepsi Hakk’a râci’ olduğundan, hakikatte bir mezheb olur; fakat (Nahl, 16/75) [“Lâkin onlann çoğu bilmezler’’] âyet-i kerîmesi muktezâsınca, onların arasında cehil hükümrandır.
Zîrâ ki, her hir medih Hakk'ın nûruna gider; suretler ve eşhâs üzerinde âriyet olur.
Zîrâ sûretler ve eşhâs kemâlât-ı Hakkin in’ikâsına birer âyîne olduğundan, onlardaki kemâlâta karşı vâki’ olan medihlerin hepsi Hakk’a râci’ olur.
Medihleri ne vahit müstehakkın gayrine yaparlar? Lâkin zan üzerine gümrâh olurlar.
Bilcümle medihlerin ancak Hakk’a râci’ olduğu, yukandaki îzâhattan anlaşıldı; binâenaleyh her kim birini medh etse, hakikatte o medih ancak Hakkı medh etmek olur. Ve ârif-i billâh olanlar bunun böyle olduğunu bilirler; lâkin hakikatten câhil olanlar bu medhin, vücûdlan mevhûm olan sûretlere âid olduğunu zannedip bu tevehhüm ve hayâl üzerine dalâlete düşerler.
Duvar üzerine aks etmiş hir nûr gibidir; duvar o envâr için hir ince bez gibidir.
Kemâlât-ı ilâhiyyenin bu mezâhir-i kevniyyeye aks etmesinin misâlidir.
“Duvar o nûrlar rabt edici ve bağlayıcı gibidir” demek olur. Hulâsa-i ma’nâ: “Mezâhire aks eden kemâlât-ı ilâhiyye, duvar üzerine aks etmiş olan bir nûr gibidir; duvarın vazifesi o nûru kendine kabûl etmek ve bağlayıcılık yapmaktır.
Şübhesiz gölge, asıl tarafına sürdüğü vakii, dâll ayı kaybetti ve medihden kaldı.
Gölge mesâbesinde olan bilfarz aym sûret-i mün’akisesi, kendi aslı tarafına rücû' ettiği vakit, o sûret-i mün’akiseyi ay zanneden şaşkın, ayı kaybeder ve medhinden de geri kalır. “Kemâlât-ı ilâhiyye” aya; ve o kemâlâtı, mezâ- hir-i kevniyyede zuhûru, ayın aksine teşbih buyurulmuştur. İmdi kemâlâtı, mezâhirin kendinden bilip medh eden kimse, hakıkat-i hâle vâkıf olmadığı için bir şaşkındır. Vaktâki o mazhann vücûd-ı mevhûmu ölüm ile ortadan kalkar ve o kemâlât dahi, aslına rücû’ eder; bu şaşkın olan kimse de o kemâlâtı kaybedip, lisân-ı medhini kapar.
Yâhud bir kuyudan bir ayın aksi göründü; başını kuyuya soktu ve onu medh etti.
Bu da kemâlât-ı ilâhiyyenin mezâhirdeki aksine dîğer bir misâldir.
Her ne kadar onun cehli, onun aksine teveccüh etti ise de, hakikatte o ayın mâdihidir.
Onun medhi ayadır, o akse değildir; macera galat olduğu vakit, küfür oldu.
O kuyuya başını sokup, ayın aksini medh eden kimsenin, medihleri hep ayın kendisine râci’dir; yoksa akse değildir. Mâdihin nazarında galat olunuca, bu medih mâcerâsı küfür olur. “Küfür” setr ve inkâr ma’nâsına gelir. Nazarında galat olan kimsenin i’tikâdına göre bu iki ma’nâdan her birisi ona atf olunur. Eğer mü’min olup da, nazarı halka olur ve mâdihi ve memdûhu halk görürse, o kimse mezâhirde Hakk’m vücûd ve zuhûrunu sâtir olur. Ehl-i gafletten olan mü’minlerin hâli budur. Ve eğer mezâhirde zâhir olan kemâlâtın, o mezâhirin “ayn'ina âid olduğunu kabûl ve Hakk’a âidiyyetini inkâr ederse, kâfir olur. Binâenaleyh bu galat-ı rü’yet, mâcerâ-yı medihde ya “setr” ma’nâsına olan küfür veyâ inkâr ma’nâsına olan küfür olur, işte bu galat-ı rü’yet sâhibîeri tarafından vâki’ olan medih hakkında Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: “Medhedicileri gördüğünüz vakit, yüzlerine toprak saçınız!" Ve kezâ huzûr-ı Risâlet-penâhîde bir kimse bir kimseyi medh ettiği vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz “Vay senin hâline! Kardeşinin boynunu üç defa kestin!” buyurdular.
Zirâ o cesur şekâvetden gümrâh oldu; ay yukarıda idi, o aşağıda zannetti.
Zîrâ o Hakki inkârda cesûr olan kimse, şekâvet-i asliyyesinden dolayı dalâlete düştü; o şekavet onun idrâk gözünü kör edip, yukanda olan ay mesâbesindeki kemâlât-ı ilâhiyyeyi, âlem-i süflîde ve vücûd-ı mecâzîde zannetti.
Bu putlardan halâik perişan olurlar ve sürülmüş şehvetten peşîmân olurlar.
“Zîn" hem mısrâ’-ı evvele ve hem de mısrâ’-ı sânîye ma’tûfdur. Bu sûretle ikinci mısrâ’ “Zîn şehvet-i rânde” takdirinde olur. “Putlar”dan murâd, cismânî ve sûrî güzellerdir. Ya’nî “Ehl-i âlem bu cismânî güzellerin muhabbetinden perîşân olurlar. Kimi elindekini, avucundakini sarf edip müflis olur; kimi tecennün edip tımarhâneye gider. Kimi teverrüm eder ve kimi intihâr eder. Vaktâki âşık bu sûrî ma’şûkunu elde edip, şehvetini sürer ve sürdüğü şehvetten dolayı sonunda peşîmân olur.” Zîra ki şehveti hir hayâl ile sürmüştür; ve hakikatten pek uzak geri kalmıştır.
Peşîmân olmasının sebebi budur ki, o kimse, esrânn inkişâf ettiği yevm-i âhirette şehvetini bir hayâl ile sürdüğünü ve hakikatten pek uzak düştüğünü görür.
Ma’lûm olsun ki Fusûsu’l-Hikem'd Fass-ı Muhammedi’de îzâh olunduğu üzere, vücûd-ı Hakki, mükevvenâtın vücûdundan gayri gören kimseler, kazâ-yı şehvet esnâsında, kadının sürerinde fânî olurlar ve kadının vücûdundan lezzet aldıklan i’tikâdında bulunurlar. Onlar gerek kendilerinin ve gerek kadının sûretinde müteayyin olanın Hak olduğundan gâfildirler ve bu taayyünâtın vücûdu ise, bir hayâlden ibârettir ve bu hayallerde cilveger olan ise ancak Hak’dır. Bu ma’rifetten gâfil olanlar, hakikatten pek uzak kalmış olurlar. Velâkin müşâhede sâhibi olan ârif, her sûrette Hakk’ı müşâhede eder ve hakikatten uzak düşmez.
Senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur, nihâyet o kanat ile hakikat üzerine çıkar?
Vaktâki sen bir şehveti sürdün, kanadın döküldü, topal oldun ve o hayâl senden kaçtı.
Ya'nî, insanın meyli semâ-yı hakikate uçmak için verilmiş kanattır. Halbuki senin bir hayâle meylin nasıl kanat olur; ve böyle bir kimse nihâyet o kanat ile semâyı hakîkat üzerine nasıl urûc eder? Vaktâki sen meylini bir hayâle hasr edip, o hayâl üzerinde bir şehveti kazâ ettin; binâenaleyh o meyil kanadını boş yere sarf etmekle o kanadın döküldü ve topal oldun ve âlem-i hakikate uçamaz oldun. O meyi ettiğin hayâl ise, kuvve-i şehevâniyyen sönmekle, senden kaçtı.” Kanadı sakla ve böyle şehveti sürme; nihâyet senin meyil kanadın, cennetler tarafına götürsün!
Meyil kanadını boş yerlerde kullanmaktan hıfz et ve böyle gâfılâne olan şehvete inhimâkten vazgeç ki, meyil kanadın seni ma’rifet cennetleri tarafına uçursun.
Halk zannederler ki, işret ediyorlar; bir hayâl üzerinde kanatlarını yoluyorlar.
Bu nüktenin şerhinin borçlusu oldum; bana mühlet ver ki, musirim; bundan sustum.
İşret ettiklerini zanneden bu gâfil halkın ahvâlini ve bir hayâl üzerinde nasıl kanatlannı yolduklarını şerh etmenin borçlusu oldum. Ey Ziyâu’l-Hak olan Hüsâmeddîn Çelebim, bana mühlet ver ki, şimdilik bu hakâyıkı beyânda mu’sirim ve sia-i hâle mâlik değilim, bundan dolayı susdum.[85]