İçeriğe atla
Nahl 79Cüz 14 · Sayfa 275

Nahl Sûresi 79. Âyet

النحل

Sohbete sor

Elem yerav ilâ-ttayri museḣḣarâtin fî cevvi-ssemâ-i mâ yumsikuhunne illa(A)llâh(u)(k) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)

Gökyüzünde Allah'ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

Nahl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Elem yerav ilâ-ttayri musehharâtin fî cevvi-ssemâ-i mâ yumsikuhunne illa(A)llâh(u) inne fî zâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e) Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. (16/79)


Kûr’ân-ı Kerîm’de bazı olaylar anlatılıyorken yeni yaşanmış gibi belirtilmekte ve okuyan kişiler-toplum muhatab alınarak “sizler bunu görmez misiniz? Gibi hitâplar olmaktadır.

Bu âyet-i kerimede de aynı şekilde “E lem” yâni “Bakmazlar mı? “Görmzeler mi?” hitâbıyla, o hâdise sanki şu anda yaşanıyormuş gibi bizlere hitâp etmektedir. Efendimiz (s.a.v)’in şahsında her birerlerimize olan bu hitâp “Kullarım, gönül göğünde ve beden arzında kuşlar nasıl uçar görmez ler mi? İfadesi kullanılmaktadır.

Gönülde Nefesi Rahman-i kuşları hayat bulup uçmaktadır. (Murat Derûni) Ali İmran Sûresinde (49) (Ve Rasûlen ilâ beni isrâîle ennî kad ci'tüküm Bi Âyetin min Rabbiküm, ennî ahlüku leküm minet tıni kehey'etit tayri feenfühu fîhi feyekûnu tayran Bi iznillah* ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyil mevta Bi iznillâh* ve ünebbiüküm Bi mâ te'külune ve mâ teddehırune fî buyutikum* inne fî zâlike le Âyeten leküm in küntüm mu'minîn;)

“Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: "Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir Âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm". Elbette bunda size şüphesiz bir Âyet vardır eğer imân edecek iseniz.” Beni İsrâîl’e peygamber olarak gönderilmesi demek, bu mertebe de belirli bir zümreye hitap ediyor demektir.

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ın tesviye edilmiş çamuruna “ve nefahtü fihi min rûhi” ile ruhundan nefhetti ise İsâ (a.s.) da da Cenâb-ı Hakk’ın zât-î zuhuru olduğundan o da nefhedince Allah’ın izni ile kuş canlandı. Burada her ne kadar görünürde olan İsâ (a.s.) ise de hakikatte orada Allah’ın zât-î zuhurundan başka bir zuhur yoktur.

Dikkat edersek peygamber olarak İsâ (a.s.) ın bu bahsedilen mu’cizeleri, Hz. Râsûlüllah’ın (s.a.v.) ümmetinde kerâmetler olarak zuhura geliyor. Hz. Râsûlüllah (s.a.v) ise taa kıyamete kadar ölü gönülleri diriltmektedir.[90]

Nefsi emmarenin bu yeryüzünde ve gök yüzünde bulunan kuşları nefsi emarenin sultasında kurtarıp özgür bıraabilmek için bir irfan ehlinin eğitiminden geçmek gereklidir.

İrfan mektebi kitabımızdan Nefsi mutmainne bölümünden Bakara Sûresi 60. Âyetin işari yorumunu buraya almak faydalı olacaktır.

(Ve iz kâle İbrâhimü rabb’i keyfe tühyilmevta, kâle evelem tü’min, kâle belâ ve lâkin liyetmeinne kalbi, kâle fehuz erbaeten minettayri fesurhünne iley- ke sümmec’al alâ külli cebelin min hünne cüz’en sümmed uhünne ye’tineke sagyen, vaglem ennellahe azîzün hakîmün.) Meâlen: Hani İbrâhim: “Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “inanmıyormusun?” deyince de, “hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın- mutmein olsun” demişti: “Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler; o halde ALLAH’ın Azîz ve Hakîm olduğunu bil” demişti.

Özet yorum:

Mertebe-i İbrâhimiyye’nin, bir mertebesi olan Mutmeinnilik yani müşahedeli yaşantı, bu Âyet-i Kerime ile idraklerimize sunulmaktadır, yavaş, yavaş incelemeğe çalışalım. Bilindiği gibi Ulûl azm peygamberlerden olan İbrâhim (a.s.) mın hayatında bizler için birçok örnekler vardır. Bunlardan biri de (ba’sül ba’del mevt) öldükten sonra dirilmedir. Bu ise seyrü sülûk yolunda yaşanması gereken bir aşamadır. Burada ki; ölüm fena fillâh mertebesinde ki külli ölüm değil mahalli ölüm ve dirimdir. İbrâhim (a.s.) ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istediğini bildirmiştir. Bu hususta (Mutmain) olmaya çalışmakta idi, çünkü bu muhteşem hayatın başı ve sonu olan iki oluşum, diriliş ve ölüm, insânlığı, şuurlandığı ilk günlerden itibaren derinden ilgilendirmiştir.

İbrâhim (a.s.) dahi bu hususta müşahedeli bilgiye ulaşmayı istiyordu.

Bu isteği karşısında, Rabb’ı (inanmıyormusun?) o da evet inanıyorum, fakat kalbimin (Mutmein) yani bu hususta güvenle tatmin olmasını istiyorum demişti.

(Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır.) Tefsirlerdeki rivayetler bu kuşların, (tavus, horoz, karga, güvercin) olduğu yo- lund dır. Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuş-u tecrübe için belirtmesi tabii ki bir çok hikmete ba- ğlıdır.

Bu kuşların üçü (Nefs-i Emmâre) yi biri ise (Nefs-i Levvâme) yi ifade etmekte- dir.

Tavus; süs ve zineti, dünya ya bağlılığı, gösterişi.

Horoz; gazab ve hücum kuvvetini.

Karga; düşük adi tabiatı.

Güvercin; heva ve hevesi, ifade etmektedir.

İşte bu hadise kişilerde, genelde var olan bu tabiatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifade etmektedir.

Mutmeinne mertebesine gelirken bu ahlâkların bir kısmının zaten geçilmiş olması gereken oluşumlardır, ancak bura da tekrarlanması gerçekten bu ahlâkların öldürülme hükmü ile mutlak mânâda kendi konturolünde olmasının gereğinin belirtilmesidir.

(Onları kendine alıştır.) Yani, onları eğit düşük ahlâklarını iyiye dönüştür, sana faydalı ve ehil olmalarını sağla, öyle bir itaat ehli olsunlar ki; (sonra onları parçala) dığın zaman sana hiç bir şekilde karşı gelmesinler.

Tefsirler bu parçalanmayı genelde, şöyle anlatırlar.

İbrâhim (a.s.) o kuşları aldı, kafalarını koparıp yanında alıkoydu ve bedenlerini parça, parça ayırıp bir birleriyle karıştırdı, dörde bölüp dört dağın başına koydu.” Tekrar; tefekkür yoluyla özet olarak hadiseyi incelemeye devam edelim.

Yukarıda belirtildiği üzere, dört kuştan ikisi, karga ve güvercin, gök ehli, tâvus ve horoz, ise kanatları olduğu halde yer ehlidirler. Arada sırada uçuş yapsalarda kısa süreli olur.

Bu dört kuşun hayvani ahlâkları bizlere bu yönlerden gelmektedir.

Karga; karanlığı, nefsi Emmârenin kurduğu pusuları, belirsizliği, acaba’ları, adi düşük tabiat lı işleri ve daha benzeri birçok şeyleri.

Güvercin; heva ve hevesi, Hakk’a dayanmayan ne türlü bilgi, oluşum, yaşam ve muhabbet var ise hepsini ifade etmektedir, bunlar bize havadan yani, hevamızdan gelmektedir ki; hepsine birden hevaiyyat veya evhamlar denir. Bunların hepsi de karanlık ve belirsizliktir, insanın yalnız başına savaşabileceği şeyler değildir, bu hallerle yaşayan insanlar ömürlerini heva ile heba etmiş olurlar.

Tavus; süsü, süslenmeyi, dünya ya bağlılığı, nefsi benliğin en şiddetli şekliyle yaşanmasını, önder olup yönetme arzusunu, her kesten üstün görünme çabasını ve benzeri birçok şeyleri ifade etmektedir.

Horoz; hakkında bilindiği gibi, bir söz, darb-ı mesel, vardır, deniliyor ya, (her horoz kendi çöplüğünde öter) işte meşhur olduğu mahâl–yer çöplüktür ve burası nefs-i Emmâre’nin çöplüğüdür. Kendine göre değerli gibi olan bu çöplük onda çöplük ahlâkını da oluşturur.

Eğer horoz ahlâkı, kişinin beden çöplüğünde hâkim duruma geçerse, orada ötme- ğe ve orasının hakimi olmaya çalışır, böylece kişinin belirgin ahlâkı farkına dahi varmadan o ahlâkın özellikleri ile yaşamını sürdürür hale gelir.

Böylece kişi tevhid eğitimi alamassa, iki yönden gökten, yani heva’dan, yerden, yani nefs-i Emm­âre den aldığı yanlış kıstaslarla yanlış hesaplar yaparak ömrünü, yani vaktini yanlış yerlerde ve yanlış işlerde sonu hüsran olacak bir biçimde geçirmiş olur.

Hayat sahibi olan her bir birey olan bizlerin bu çok hassas meselelerin özüne vaktiyle eğilebilmemiz her birerlerimizin lehine olacağı aşikârdır.

(Sonra onları parçala.) Eğer onların ahlâklarının üstümüzden gitmesini arzu ediyorsak Âyette belirtilen emre uyarak evvelâ onları parçalara bölmemiz gerekmektedir, yani onları olduğu gibibütün bırakmayıp ufaltmamız gerekecektir ki; faaliyetleri de küçülsün ve mücadelesi kolaylaşsın.

O hayvanların parçalanmış karışık fakat toplu olan uzuvlarını kendi adetleri üzere dörde böl ve onları (her dağın üzerine bir parça koy.) yani dört dağın üstüne dört parça koy. Bu dağlar kişinin varlığında mevcud (anâsır-ı erbaa) “dört ana unsur” yani dört ana madde dir ki; bunlar da, toprak, su, ateş, hava, dır.

Bu unsurların lâtif ve kesif olmak üzere iki özellikleri vardır, lâtif taraflarıyla Hakk’a kesif taraflarıyla da nefs-e hizmet ederler.

Bu dört ana unsurun, dağ’ın her birerlerinin üzerine dört kuşun karıştırılmış dört kısmının konması bu kuşların bütün ahlâklarının dört unsur ile de eşit olarak imtizac etmesi yani mizaçlarının-ahlâklarının hepsinin-hepsinde dengeli ve itidâl üzere olacak şekkilde bulunması içindir ki; her yönden yapılabilecek terbiye ile terbiye edilebilsinler.

İşte bu oluş kişinin bu ahlâklarına hâkim olduğunu ancak bu hâkimiyetinin bir eğitim neticesinde gelişebileceğini bildirmektedir.

(Sonra onları çağır.) Eğiticisi tarafından güzel eğitilmiş olan hayvanlar çağırıldıkları zaman hemen gelirler. Onların da asılları bize dayandığından ve başları, yani a’yan-ı sabiteleri–programları bizim cebimizde-bünyemizde olduğundan, biz onların âmiri ve var edicileri olduğumuzdan bizim emrimize uymak zorundadırlar.

(Koşarak sana gelirler.) Eğitim gereği parçalanmış olan o duygular asıllarına bağlı olduklarından bulundukları anasır tepelerinden çağrılınca merkeze doğru (sâ’y) ederek-koşarak-sevinerek gelirler ki; tekrar eski ferdî varlıklarına kavuşsunlar.

Ancak artık onlar giden kuşlar değil onların bedelleri ve yeni bir inşa ile oluşan sadece Rahmâni tarafları faaliyyet sahasında gözükecek varlıklar olacaklar dır.

Böylece iki yönden, bundan sonra, yerden ve gökten gelebilecek tehlikeleri haber vererek Hakk yolcusunun en büyük yardımcıları olacaklardır.

Tavus; kanatlarını ve kuyruğunu açtığında güzelliğinin en kemâlli hâline ulaştığı gibi Hakk yolcusu sâlik de kendi rahmet kanatlarını açtığında öyle bir güzelliğe ulaşıp çevresinde olanları da kanatlarının altında koruması bu güzelliğin oluşmasına sebeb olacaktır.

Horoz; müezzinliğe başlayıp davetçi olacak ve böylece kendinde bulunan erliği erginliği ile çoğalmaya sebeb olacaktır.

Karga; karanlık yerlerde yapılan fitneleri ve düşmanlıkları onlar farkında olmadan kara renginden istifade ederek aralarına girip o fitnelerden haber vermesi ve hava değişikliklerinden de haber vermesi bizleri tehlikelerden korumağa sebeb olacaktır.

Güvercin; ise, Hakk yolcusu sâlikin gök ve gönül habercisi olacaktır.

Nefs-i Emmâre hükmünde birçok hayvan görünümünde olan Cenâb-ı Hakk’ın (Hay) esmâsının zuhur mahalli o varlıklar, Rahmâni mânâda kullanıldığı zaman insân oğluna ne derece faydalı olduğu Kûr’ân-ı Keriym de küçük hikâyeler halinde bildiril- miştir.

İşte bunların dördü, tavus, horoz, karga, güvercin, dir. İbrâhim (a.s.) ile birlikte ifade edilmişlerdir. Bu sûretlerde var olan Hay esmâsının zuhurları bu mertebede gerçek değerlerine irfaniyetle ulaşmaktadırlar. Aksi halde o zuhurlar hep töhmet altında kalıp kötü örnekler olarak değerlendirilmektedirler ki; çok yanlış ve haksız bir uygulamadır.

Nûh (a.s.) epey zaman sularda dolaştıktan sonra güvercin’ i göndererek suların halinden haber almak istedi güvercin de bir zeytin dalı ile döndü. Böylece suların çekilmekte olduğu anlaşıldı.

Cenâb-ı Hakk. Mûsâ (a.s.) ma “asânı yere bırak” dediğinde, asâ-değnek, bir yılan olarak müneccimlerin ürettikleri bütün araçlarını yuttu gitti.

Yunus balığı yunus (a.s.) mı bir müddet kendi evinde misafir etti.

Süleyman (a.s.) mın hüd hüd kuşu ona bilmediği haberleri getirdi.

Ashâb-ı Kehf’in köpeği onların nöbetçisi-bekçisi oldu.

Salih (a.s.) mın nakata-devesi taştan çıkarak onun mucizesi oldu.

Ve âlemlerin sultânı ile dostuna nöbetçilik yapan güvercin ile örümceğin ne hikmetli bir iş yaptıkları ortadadır.

Güvercin’in özelliklerine daha evvelce kısaca değinmiştik, burada ise örümceği anlamağa çalışalım. Bilindiği gibi örümcek, sinsiliği, ağa düşürmeyi, avcılığı, ifade etmektedir. Ördüğü ağa düşen avlarını sinsice avlar yapmış olduğu, örmüş olduğu ağlar, kendi cüssesine göre çok kuvvetli bir örgü ipine sahiptir.

Sevr mağarasında içeride iki mübarek kişi onları avlamaya gelen, dışarıda bir gurup ihtiraslı kişiler. İzci, aradıklarının sürdürdükleri izlerden mağara içerisinde olacaklarını kesin olarak söylemekte, fakat etrafındakiler sahnede gördüklerini beşeri bir anlayışla değerlendirdiklerinden gerçeğe ulaşamamaktalar.

İşte o anda onlara güvercin kendi nefs-i anlayışları üzere hayal ve vehim ile göründü, onlar da hayal ve vehim ile kıyas ettilerinden içeride kimsenin olamıyacağına ka-naat getirdiler. Çünkü güvercin yuvasında yumurtaların üstünde oturuyor idi.

Eğer buraya birileri girmiş olsaydı, güvercinin korkudan uçup giderek orada olmaması gerekecekti. Halbuki güvercin hiç korkmamış ve rahatsız olmamış idi ki, yerinde duruyordu.

Ve örümcek; onlara zihnen öyle bir oyun oynadı ki; içeridekilere en yakın oldukları bir zamanda onları-dışardakileri oradan kendi düşünce ve istekleriyle uzaklaştırdı.

Örümcek onlara öyle kuvvetli hayal ve vehim ağı ördü ki; o ağı aşıp içeriye ulaşmaları hiç mümkün olmadı.

Bu iki küçük (Hay) vanın-yaşayan varlığın karakteristik ahlâk ve zanları onların o anda bütün benliğini sararak orada oluşan manzaraya hayal ve vehimlerinin kendilerine verdiği hayali kıstas-ölçümlerle içeri de kimsenin olamıyacağına dair oldu. Çünkü içeriye girilmiş olsaydı bu örümcek ağı da mağara ağzında olmaz idi. Diye, düşündüler.

Eğer onlar bu vehmi kıstası yapmayıp, izci nin tecrübeli sözlerini az bir mantıkla dinlemiş olsalardı, içeriye eğilip bakarlar ve içerdekilerini görürler idi.

İşte eğitimin varlıklar üzerindeki açık durumu böylece ortaya çıkmış olmaktadır.

Daha evvelce Nefs-i Emmâre hükmüyle faaliyyet gösteren bu duygular eğitildiğinde, kişiye–sahibine ne derece faydalı olduğu açık olarak görülmektedir.

Bu tür hikmetlerle:”

(O halde Allah’ın azîz ve hakîm olduğunu bil) demişti.

Allah’ın azîz izzet sahibi, hakîm hikmet sahibi, “her şeyi yerli yerinde yapan” olduğunu bil diyerek, böylece bazı şeyleri bildirmek istemişti.

Bu hadise İbrâhim (a.s.) mın şahsında onun hayatından bir bölüm olarak bizlere sunulmuştur.

İbrâhim (a.s.) (İSR’) in yani “gece yolculuğu” nun–seyr-ü sülûk’un çok mühim makamlarından biridir. Onun bir kendine ait yaptığı seyr-ü sülûku vardır, hem de ondabaşkalarına örnek birçok mertebenin yaşantısı da vardır. Bu hadise ise onun mutmein’ nilik mertebesine ulaşınca Rabb’ından istediği bir talebidir ve ondan da biz lere birer armağan tecrübe ve yol göstermedir.

Kâ’be-i muazzama da ki ayak izi de onun takib edilmesinin gereğidir. Ancak o ayak izini takib ederek, Hakk’a ulaşmanın mümkün olabileceği açık olarak ifade edilmektedir.

Bu ulaşılan Mutmeinne”lik, dördüncü mertebe ilk huzur bulunan, belirli denge sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde kendine ait ayrı ayrı Mutmeinnelik hali vardır.

Eskiden dergâhlarda sâlik bu mertebeye ulaşınca başına “arakiye” ismi verilen “fes“ benzeri, krem renkli bir başlık giydirilerek ödüllendirilir idi.[91]