Va(A)llâhu ce'ale lekum min buyûtikum sekenen vece'ale lekum min culûdi-l-en'âmi buyûten testaḣiffûnehâ yevme za'nikum veyevme ikâmetikum(ﻻ) vemin asvâfihâ veevbârihâ veeş'ârihâ eśâśen vemetâ'an ilâ hîn(in)
Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi.
Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek yolculuğunuzda ve gerekse konaklama zamanlarınızda kolayca taşıyacağınız hafif evler (çadırlar v. s.) ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (giyinecek, kuşanacak, serilecek ve döşenecek) bir eşya ve ticaret malı yaptı.
Nahl Suresi 80. ayet, Allah'ın insanlara sunduğu barınma ve geçim imkanlarını, özellikle evleri ve hayvan ürünlerinden elde edilen faydaları vurgulamaktadır. Ayet, 'sekene' ve 'beyt' gibi temel kavramlar üzerinden insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarına dikkat çekmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sekene' kelimesinin asıl anlamının hareketten sonra sükûnet bulmak, durulmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'sekene' ifadesi, evlerin insanlara huzur, rahatlık ve dinginlik sağlayan bir mekan olduğunu ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir barınak değil, aynı zamanda ruhsal bir dinginlik kaynağıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sekene' kelimesini 'mesken' yani oturulan yer olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın evleri insanlar için bir ikametgah ve içinde huzur bulacakları bir yer kıldığını mecazi olarak ifade eder. Bu, evlerin sadece bir yapı olmaktan öte, bir yaşam alanı ve sığınak olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sükûn' kavramının Kur'an'da genellikle huzur, dinginlik ve emniyet anlamında kullanıldığını belirtir. Nahl 80'deki 'sekene' ifadesi, evlerin insana sağladığı bu temel emniyet ve huzur ortamını vurgular. İnsan, evinde dış dünyanın karmaşasından uzaklaşarak bir iç dinginliğe kavuşur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beyt' kelimesinin genel olarak barınılan yer anlamına geldiğini ifade eder. Nahl 80'de ise bu kelime, hem sabit meskenleri hem de hayvan derilerinden yapılan ve yolculukta taşınabilen çadırları kapsayacak şekilde geniş bir anlamda kullanılmıştır. Bu, Allah'ın insanlara farklı yaşam koşullarına uygun barınma imkanları sunduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'beyt' kelimesinin geceyi geçirmek, ikamet etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'buyût' ifadesi, insanların geceyi geçirdiği, barındığı ve dinlendiği yerleri ifade eder. Hayvan derilerinden yapılan 'buyût' ise, göçebe yaşam tarzına uygun, kolayca kurulup sökülebilen barınakları temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyt' kelimesinin Kur'an'da hem somut bir yapı hem de soyut bir yuva anlamında kullanıldığını vurgular. Nahl 80'de, kelimenin hem sabit konutları hem de hayvan derilerinden yapılan taşınabilir çadırları ifade etmesi, Allah'ın insanlara farklı ihtiyaçlarına göre barınma çözümleri sunduğunu gösterir. Bu, kelimenin esnek ve kapsamlı anlamını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haff' kökünün hafiflik, kolaylık ve çabukluk anlamlarına geldiğini belirtir. 'Testahiffûnehâ' fiili, bu evlerin (çadırların) ağırlıklarının az olması nedeniyle kolayca taşınabilir olduğunu ifade eder. Bu, özellikle göçebe yaşam tarzı için büyük bir kolaylık ve nimettir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istihfâf' fiilinin bir şeyi hafif bulmak, kolay taşınır görmek anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, hayvan derilerinden yapılan çadırların, yolculuk esnasında insanlar tarafından zahmetsizce taşınabilen, pratik barınaklar olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'za'n' kelimesinin yolculuk etmek, bir yerden başka bir yere göç etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yevme za'niküm' ifadesi, insanların yolculukta veya göç halindeyken ihtiyaç duydukları taşınabilir barınaklara işaret eder. Bu, Allah'ın insanlara farklı yaşam koşullarında da kolaylıklar sağladığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'za'n' kelimesini 'sefer' (yolculuk) ile eş anlamlı olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, insanların seyahat ettikleri, konakladıkları ve hareket halinde oldukları zamanlarda, hayvan derilerinden yapılan hafif evlerin ne kadar faydalı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavm' kökünün asıl anlamının ayakta durmak, sabit kalmak olduğunu belirtir. 'İkâmet' ise bir yerde yerleşmek, kalıcı olmak anlamına gelir. Ayetteki 'yevme ikâmetiküm' ifadesi, insanların bir yerde sabit olarak yaşadıkları zamanlarda da bu tür barınaklardan faydalandıklarını gösterir. Bu, hem göçebe hem de yerleşik yaşamda bu ürünlerin önemini vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ikâmet' kelimesini bir yerde durmak, yerleşmek ve orada kalmak olarak tanımlar. Nahl 80'deki kullanımıyla, insanların yolculukta olduğu gibi, bir yerde yerleşik olarak yaşadıkları dönemlerde de hayvan derilerinden yapılan evlerin (çadırların) geçici veya kalıcı barınma ihtiyaçlarını karşıladığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esâs' kelimesinin ev eşyası, giysi ve benzeri faydalanılan her şey anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'esâsen' ifadesi, hayvanların yün, tüy ve kıllarından elde edilen ürünlerin, insanların günlük yaşamlarında kullandıkları çeşitli eşyalar ve giysiler olduğunu gösterir. Bu, Allah'ın bu hayvanlar aracılığıyla insanlara sunduğu geniş nimet yelpazesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'esâs' kelimesinin evin temelini oluşturan eşyalar, yani döşemelikler, giysiler ve benzeri şeyler için kullanıldığını açıklar. Nahl 80'de, hayvanların yün, tüy ve kıllarından elde edilen ürünlerin, insanların evlerinde kullandıkları veya üzerlerine giydikleri çeşitli eşyalar olduğunu ifade eder. Bu, kelimenin hem giyim hem de ev eşyası anlamlarını kapsadığını gösterir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Va(A)llâhu ce’ale lekum min buyûtikum sekenen vece’ale lekum min culûdi-l-en’âmi buyûten testahiffûnehâ yevme za’nikum veyevme ikâmetikum vemin asvâfihâ veevbârihâ veeş’ârihâ esâsen vemetâ’an ilâ hîn(in)” Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi. (16/80)
Nasıl ki bizlerin oturduğumuz evlerimiz bu madde bedenimizin oturup dinlendiği huzur bulduğu yerdir. Afakta olan dış etmenlerde celâl ve cemâl tecellileri karışık olduğu için çeşitli olaylara maruz kalabilmekte evlerimize döndüğümüz zaman bunların etkisinde çıkmaktayız.
Aslında bizlerin düşünce, idrak ve tefekkür olarak oturduğumuz yer kendi bedenlerimizdir. Dış âlemde celâl ve cemâl tecelliler karışık olduğu için birlik olmaz, birlik ve huzur bulunacak ve Hakk ile oturulacak yer kişinin kendi bedenidir.
Bir irfan ehlinin yanına gelen biri yalnız mı? Oturuyorsun diye sorduğunda, sen geldin yalnız kaldım demiş. Afakta bu zuhur yanına geldiği için iç (enfüs) âleminde bulunan Hakk’ın gittiği ve yalnız kaldığını ifade etmek istediği anlaşılmaktadır.
Hayvan’lar bizlerin gıda ve yiyecek olarak faydalandığımız varlıklardır. Aslında bu Hakk’ın kıymetli varlıkları “Hayy an” Anda yaşayanlardır. Tarikat ve Esmâ mertebesini ifade etmektedir. Kim gerçekten “Hayy an” elbisesini giyiyorsa Esmâ- İlahiyyi kendi varlığına giyinmiştir.
Bu bedenimizin enfüs âleminin eşyaları hayal ve vehimden olursa yani düşünceleri bu yönde olursa kişiye fayda sağlamaz. Ancak hakk’ani zikir, düşünce ve tefekkkür ile eşyanın hakikati “Nûr” ile döşenmiş bir enfüsü âlem bizleri faydalandırır. Hayali ve vehimi bir de nasıl perili üç harfli denilen içleri dökük, “kuş uçmaz kervan geçmez” bir izbelikten öteye geçmez. (Murat Derûni)
وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلاَلاً وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْجِبَالِ أَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُم بَأْسَكُمْ كَذَلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ {النحل/81}
“Va(A)llâhu ce’ale lekum mimmâ haleka zilâlen vece’ale lekum mine-lcibâli eknânen vece’ale lekum serâbîle takîkumu-lharra veserâbîle takîkum be/sekum kezâlike yutimmu ni’metehu ‘aleykum le’allekum tuslimûn(e)” Allah, halk ettiklerinden sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.
Ağaçlar bizlerin gölgelenmesi için var edilmişlerdir. Fikir ve düşüncelerimiz bizlerinde gölgelendiğimiz ağaçlarımızdır. Eğer bu düşünceler hayali ve vehimi ise nefsi emmare kaynaklı düşünceler, hakikat üzerine fikir ve düşünceler ise rahmani düşüncelerdir.
Esmâ-i ilahiyye, nefsi emmare üzerine değilde yerli yerince kullanıldığında bizlerin elbisesi olmakta ve cehennem azabı ve ateşinden korumaktadır. Bu hayal elbisesini nefsi emmare istikametinde kullanıldığı zaman bu sıcaklık bedenide sarmaktadır. Yapılan zikirler bir zırh olmakta nefsi emmare ve avanesi bu zırhı delip gönül âlemine ulaşma imkanı bulamaktadır. (Murat Derûni) Kehf sûresinde bulunan Zülkarneyn, Yecüc ve Mecüc bu konuyu anlamamızda bizlere yardımcı olacaktır.
حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْماً لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلاً
93-) Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen la yekâdune yefkahune kavla;
* İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.
Bizim yeryüzümüz olan kendi varlığımızda dağlarda bir tanesi nefsi levvâme dağı diğeri mülhime dağıdır ve ikisinin arasında da nefsi emmâre kavmi bulunmaktadır.
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدّاً
94-) Kalu ya Zelkarneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynena ve beynehüm sedda;
* Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?” Zülkarkeyn’ni o mertebenin komutanı yani aklı olarak, içerdekileride Esmâ-i İlâhiyeden bazı isimler olarak düşündüğümüzde.
قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماً
95-) Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun feeıynuniy Bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm radma;
* Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.
Aklı temsil eden Zülkarkeyn’de onlara “kendi oluşumunuz gereği olan İlâh-î mânâda ki, gücünüzle bana yardım edin” diyor, çünkü bu Esmâ-i İlâhiyyelerin nefsi mânâda bir de hayali tarafları var.
آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَاراً قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً
96-) Atuniy züberel hadiyd hatta iza sava beynes sadefeyni kalenfühu hatta iza cealehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;
“Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.
Körük, nefesi ifade etmektedir, yani “Hu” zikrini çekin diyor. Onun ateşiyle demir gibi olan nefislerinizdeki kabalıklar erimeye başlasın ve zikir ile o demirler kor haline gelince, hayal ve vehmin geçiş yeri olan emmâre, levvâme dağının arasına mutmainne bakırlarını döktüğümüz zaman nefsi emmâre dışarıda kalıyor ve artık beden sahasına girip zarar veremiyor.[92]