Va(A)llâhu ce'ale lekum mimmâ ḣaleka zilâlen vece'ale lekum mine-lcibâli eknânen vece'ale lekum serâbîle takîkumu-lharra veserâbîle takîkum be/sekum(c) keżâlike yutimmu ni'metehu ‘aleykum le'allekum tuslimûn(e)
Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.
Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyan elbiseler (zırhlar) yarattı. İşte böylece Allah müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.
Nahl Suresi 81. ayet, Allah'ın insanlara sunduğu çeşitli nimetleri ve bu nimetlerin yaratılışındaki hikmeti vurgulamaktadır. Ayet, gölgeler, dağlardaki barınaklar ve koruyucu giysiler gibi somut örnekler üzerinden Allah'ın lütfunu ve insan yaşamını kolaylaştıran düzenlemelerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin 'bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek' veya 'bir şeyi yaratmak, icat etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Allah yarattıklarından size gölgeler yapmış' ifadesi, Allah'ın gölgeleri var etme ve insanlara faydalı kılma kudretini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'halk' (yaratmak) anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette de Allah'ın gölgeleri, barınakları ve elbiseleri yaratıp insanlara tahsis etmesi bu anlamı pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zılâl' kelimesinin 'gölge' anlamına geldiğini ve ayetteki kullanımının, Allah'ın insanlara sıcakta korunmaları için yarattığı doğal bir nimet olduğunu vurgular. Bu, ağaçlar, bulutlar veya dağlar gibi unsurların sağladığı gölgeleri kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zıll' kelimesinin 'güneşin zıddı' olarak tanımlandığını ve Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi anlamda 'korunak, sığınak' manasında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'size gölgeler yapmış' ifadesi, bu koruyucu ve rahatlatıcı işlevi açıkça ortaya koyar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'eknân' kelimesinin 'kin' kökünden türediğini ve 'gizlenilecek yer, sığınak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş' ifadesi, dağların doğal mağara ve kovuklarının insanlara sağladığı korunaklı alanları işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kinân' kelimesinin 'örtmek, gizlemek' anlamından geldiğini ve 'mekân' (yer) ile ilişkili olarak 'sığınak, barınak' manasına geldiğini açıklar. Bu ayette, dağların insanlara doğal birer sığınak olarak sunulması, Allah'ın yaratıcılığının bir delilidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sirbâl' kelimesinin 'vücudu örten her türlü elbise' anlamına geldiğini ve özellikle 'zırh' için de kullanıldığını belirtir. Ayetteki iki farklı kullanım ('sıcaktan koruyan' ve 'harpte koruyan') bu geniş anlamı yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sirbâl' kelimesinin hem 'gömlek' gibi genel giysileri hem de 'zırh' gibi özel koruyucu giysileri ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bağlam, Allah'ın insanlara hem günlük yaşamda hem de tehlikeli durumlarda korunma imkanı sağladığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'v-k-y' kökünün 'korumak, muhafaza etmek, sakınmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sizi sıcaktan koruyacak elbiseler' ve 'harpte sizi koruyacak zırhlar' ifadeleri, bu koruma işlevini açıkça vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'v-k-y' kökünün Kur'an'da 'korunma, sakınma' anlamında sıkça kullanıldığını ve bu korunmanın hem fiziksel hem de manevi olabileceğini belirtir. Bu ayette ise fiziksel korunma bağlamında, Allah'ın insanlara tehlikelerden korunma araçları bahşettiği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 's-l-m' kökünün temel anlamının 'esenlik, barış' olduğunu ve 'İslam' kelimesinin de bu kökten türediğini belirtir. 'Teslim olmak', Allah'ın iradesine boyun eğerek esenliğe ulaşmak demektir. Ayetteki 'müslüman olasınız diye' ifadesi, bu nimetlerin amacının insanları Allah'a yöneltmek olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'İslam' kavramının 'Allah'a tam bir teslimiyet' anlamına geldiğini ve bu teslimiyetin, insanın kendi iradesini Allah'ın iradesine tabi kılmasıyla gerçekleştiğini açıklar. Ayetteki 'tüslimûn' kelimesi, Allah'ın nimetlerinin insanları bu teslimiyete çağıran birer delil olduğunu vurgular.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ağaçlar bizlerin gölgelenmesi için var edilmişlerdir. Fikir ve düşüncelerimiz bizlerinde gölgelendiğimiz ağaçlarımızdır. Eğer bu düşünceler hayali ve vehimi ise nefsi emmare kaynaklı düşünceler, hakikat üzerine fikir ve düşünceler ise rahmani düşüncelerdir.
Esmâ-i ilahiyye, nefsi emmare üzerine değilde yerli yerince kullanıldığında bizlerin elbisesi olmakta ve cehennem azabı ve ateşinden korumaktadır. Bu hayal elbisesini nefsi emmare istikametinde kullanıldığı zaman bu sıcaklık bedenide sarmaktadır. Yapılan zikirler bir zırh olmakta nefsi emmare ve avanesi bu zırhı delip gönül âlemine ulaşma imkanı bulamaktadır. (Murat Derûni) Kehf sûresinde bulunan Zülkarneyn, Yecüc ve Mecüc bu konuyu anlamamızda bizlere yardımcı olacaktır.
حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْماً لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلاً
93-) Hatta iza belağa beynes seddeyni vecede min dunihima kavmen la yekâdune yefkahune kavla;
* İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.
Bizim yeryüzümüz olan kendi varlığımızda dağlarda bir tanesi nefsi levvâme dağı diğeri mülhime dağıdır ve ikisinin arasında da nefsi emmâre kavmi bulunmaktadır.
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدّاً
94-) Kalu ya Zelkarneyni inne ye'cuce ve me'cuce müfsidune fiyl Ardı fehel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynena ve beynehüm sedda;
* Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?” Zülkarkeyn’ni o mertebenin komutanı yani aklı olarak, içerdekileride Esmâ-i İlâhiyeden bazı isimler olarak düşündüğümüzde.
قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْماً
95-) Kale ma mekkenniy fiyhi Rabbiy hayrun feeıynuniy Bi kuvvetin ec'al beyneküm ve beynehüm radma;
* Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.
Aklı temsil eden Zülkarkeyn’de onlara “kendi oluşumunuz gereği olan İlâh-î mânâda ki, gücünüzle bana yardım edin” diyor, çünkü bu Esmâ-i İlâhiyyelerin nefsi mânâda bir de hayali tarafları var.
آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَاراً قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً
96-) Atuniy züberel hadiyd hatta iza sava beynes sadefeyni kalenfühu hatta iza cealehu naren kale atuniy üfriğ aleyhi kıtra;
“Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.
Körük, nefesi ifade etmektedir, yani “Hu” zikrini çekin diyor. Onun ateşiyle demir gibi olan nefislerinizdeki kabalıklar erimeye başlasın ve zikir ile o demirler kor haline gelince, hayal ve vehmin geçiş yeri olan emmâre, levvâme dağının arasına mutmainne bakırlarını döktüğümüz zaman nefsi emmâre dışarıda kalıyor ve artık beden sahasına girip zarar veremiyor.[92]
فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ {النحل/82}
“Fe-in tevellev fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu-lmubîn(u)” Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen açık bir tebliğden ibarettir. (16/82)