Veyevme neb'aśu min kulli ummetin şehîden śümme lâ yu/żenu lilleżîne keferû velâ hum yusta'tebûn(e)
Kıyamet günü her ümmetten bir şahit göndereceğiz; sonra inkar edenlere ne (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah'ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilecek.
Her ümmetten bir şahid getireceğimiz gün, artık kâfirlere ne izin verilecek, ne de onlardan özür dilemeleri istenecektir.
Nahl Suresi 84. ayet, kıyamet günündeki yargılama sahnesini tasvir ederken, 'şahitlik', 'inkar' ve 'özür dileme' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaletin tecellisini ve inkar edenlerin durumunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, bu kavramların semantik yükünü kullanarak ahiret gününün ciddiyetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ba's (بعث) kelimesi, bir şeyi yerinden kaldırıp göndermek, uyandırdıktan sonra harekete geçirmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'neb'asü' (نَبْعَثُ) ifadesi, Allah'ın kıyamet günü her ümmetten bir şahit 'göndermesi' veya 'ortaya çıkarması' anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece fiziksel bir diriltme değil, aynı zamanda bir göreve tayin etme ve şahitlik için hazır hale getirme manasını da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ba's (بعث) kelimesi, Kur'an'da farklı bağlamlarda 'diriltmek', 'göndermek' ve 'ortaya çıkarmak' anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki 'neb'asü' (نَبْعَثُ) fiili, Allah'ın kıyamet günü her ümmetten kendi peygamberlerini veya salih kişilerini şahit olarak 'ortaya çıkaracağını' ve 'görevlendireceğini' ifade eder. Bu, mecazi olarak bir 'seçme' ve 'temsilci kılma' anlamı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet (أُمَّة) kelimesi, aynı din, zaman veya mekanda toplanan her cemaat için kullanılır. Nahl 84'teki 'min külli ümmetin' (مِن كُلِّ أُمَّةٍ) ifadesi, kıyamet günü her bir peygamberin tebliğ ettiği topluluktan bir şahidin getirileceğini belirtir. Bu, ilahi adaletin her topluluğu kendi içinde değerlendireceğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ümmet' kavramının Kur'an'da genellikle belirli bir peygamberin etrafında toplanmış, ortak bir inanç ve yaşam tarzına sahip olan insan topluluğunu ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde her bir 'ümmetin' kendi amellerinden sorumlu tutulacağını ve bu sorumluluğun bir şahit aracılığıyla ortaya konulacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şehîd (شَهِيد) kelimesi, hem 'hazır bulunan' hem de 'şahitlik eden' anlamlarına gelir. Ayetteki 'şehîden' (شَهِيدًا) ifadesi, kıyamet günü her ümmetten kendi peygamberlerinin veya o ümmetin içinden seçilmiş salih kişilerin, o ümmetin amellerine dair 'şahitlik' yapacaklarını belirtir. Bu şahitlik, ilahi yargılamanın temelini oluşturur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şehîd' kelimesinin Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu ve 'tanık', 'gözlemci', 'kanıtlayıcı' gibi anlamlar taşıdığını ifade eder. Nahl 84'teki bağlamda 'şehîden', her ümmetin kendi peygamberinin veya o ümmetin içinden seçilmiş bir temsilcinin, o ümmetin dünya hayatındaki inanç ve amellerine dair 'tanıklık' edeceğini vurgular. Bu, yargılama sürecinde somut bir delil sunma işlevini görür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كُفْر) kelimesi, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Dini bağlamda ise Allah'ın nimetlerini örtmek, yani nankörlük etmek ve hakikati inkar etmek demektir. Ayetteki 'keferû' (كَفَرُوا۟) fiili, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerin getirdiği hakikatleri 'inkar eden' kişileri ifade eder. Bu inkar, kıyamet gününde onlara özür dileme veya itiraz hakkının verilmemesinin temel sebebidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece bir inançsızlık hali olmadığını, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı bir 'nankörlük' ve 'hakikati bile bile reddetme' eylemi olduğunu vurgular. Nahl 84'teki 'keferû' (كَفَرُوا۟) ifadesi, bu bilinçli inkar ve nankörlük sebebiyle, kıyamet gününde ilahi adaletin tecellisi olarak onlara hiçbir mazeret hakkı tanınmayacağını açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsti'tâb (اِسْتِعْتَاب) kelimesi, birinden rızasını istemek, özür dilemek veya onu memnun etmeye çalışmak anlamına gelir. Ayetteki 'yüste'tebûne' (يُسْتَعْتَبُونَ) ifadesi, inkar edenlerin kıyamet günü 'özür dilemelerinin istenmeyeceğini', yani onlara özür beyan etme veya af dileme fırsatının verilmeyeceğini belirtir. Bu, onların dünyadaki inatçı inkarlarının bir sonucudur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Atb (عَتْب) kelimesi, birine kızmak, sitem etmek ve sonra ondan rıza dilemek anlamlarına gelir. 'Yüste'tebûne' (يُسْتَعْتَبُونَ) ifadesi, kıyamet günü inkar edenlerden 'pişmanlık göstermelerinin veya özür dilemelerinin talep edilmeyeceğini' ifade eder. Onların durumu, artık özür dilemenin veya af dilemenin bir fayda sağlamayacağı bir noktaya gelmiştir.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veyevme neb’asu min kulli ummetin şehîden sümme lâ yu/zenu lillezîne keferû velâ hum yusta’tebûn(e)” Kıyamet günü her ümmetten bir şahit göndereceğiz; sonra inkâr edenlere ne (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilecek. (16/84)
Her ümmetin şahidi yine onlara gönderilen peygamberleridir. “Gerçekten İbrâhim başlı başına bir ümmetti.” (2/128) Ümmet-i Muhammed de son ümmet olduğu için daha önce gelen peygamber hazeratının ümmetine şahid olacaktır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında;
Cânın cânı candan ayak çektiği vakit, cân öyle olur ki, cansız ten bil!
Sâlikin cânına kuvvet vermek i’tibâriyle cânın câm olan insân-ı kâmil, sâlikin terbiye-i rûhundan yüz çevirdiği vakit, cansız bir ceset nasıl bî-revnak olursa, o sâlikin rûhu dahi öylece bî-revnak olur ve onda bilkuvve mündemiç olan kemâlât zuhûra gelmez. Binâenaleyh insân-ı kâmile karşı kendini müstağni bilme ve onun huzûrunda enâniyyetini kınp mütezellil ol! Zîrâ yevm-i kıyâmette o seni terbiye eden kâmil senin şâfi’in ve şâhidin olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: (Nahl, 16/84) “Yevm-i kıyâmette her ümmetten şâhid getiririz.”
O cihetten başı zemîn üzerine koyarım; tâ ki yevm-i dînde benim şâhidim olsun.
“Dîn” inkıyâd ve cezâ ve âdet ma’nâlarına gelir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu üç ma’nâyı Fusûsu ’l-Hikem’de, Fass-ı Ya’kübfde îzâh buyururlar. “Yevm-i dîn” yevm-i cezâ demek olur ki, “yevm-i kıyamet” murâd olunur. Zîrâ yevm-i kıyâmet Hak Teâlâ hazretlerinin Hakem ve Adi ism-i şerifleriyle olan tecellîsidir ve bu isimler a’mâl-i ibâdm muvâzenesini ve beyyine ve şühûda müsteniden hüküm i’tâsını îcâb eder. Bu ma’nâya binâen Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde yeryüzü üzerinde vâki’ olan secdenin sırrını beyân bu-yururlar.
Çevm-i dîn ki, bir sarsılış sarsılır; bu yeryüzü hallerin şâh idi olur.
Yevm-i cezâda arz bir sarsılış sarsılır ve bu sarsılış içinde ahvâl-i beşerin şâhidi olur. Bu beyt-i şerîfde (Zilzâl, 99/1-5) “Vaktâki arz bir sarsılış sarsılır ve arz eşkâlini dışanya çıkanr ve beşer arza ne oldu, der. Rabb’in arza vahyetmesiyle işte bu günde haberleri söyler” âyât-ı kerîmesine işâret buyrulur.
Ni’metullâh Nahcivânî hazretleri bu sûre-i şerîfenin tefsirinde şöyle buyurur, “Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet eder ki: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz “Yevm-i kıyâmette her ümmetten şâhid getiririz.” âyet-i kerîmesi hakkında buyurdular ki: “Arzın ihbâr ettiği şey nedir bilir misiniz?” Allah Teâlâ ve Resûlü bilir dedik. Buyurdular ki: “Onun haberleri kendi üstünde her bir abdin ve ümmetin işledikleri şeye şehâdetidir; ya’nî benim üzerimde şu günde şunu ve şunu işlediler; işte arzın haberleri budur.” Bu hadîs-i şerîfden anlaşılır ki, arz kendi üzerinde secde eden kulların secdelerine de şehâdet eder.[94]
وَإِذَا رَأى الَّذِينَ ظَلَمُواْ الْعَذَابَ فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ {النحل/85}
“Ve-izâ raâ-llezîne zâlemû-l’azâbe felâ yuhaffefu ‘anhum velâ hum yunzarûn(e)”