İçeriğe atla
Nahl 90Cüz 14 · Sayfa 277

Nahl Sûresi 90. Âyet

النحل

Sohbete sor

İnna(A)llâhe ye/muru bil'adli vel-ihsâni ve-îtâ-i żî-lkurbâ veyenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunkeri velbaġy(i)(c) ya'izukum le'allekum teżekkerûn(e)

Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

Nahl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“İnna(A)llâhe ye/muru bil’adli vel-ihsâni ve-îtâ-i zî-lkurbâ veyenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunkeri velbaġy(i) ya’izukum le’allekum tezekkerûn(e)” Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (16/90)


Her Cum’a namazının farzı öncesi bu âyeti kerime imam efendi tarafından hutbenin sonunda okunmaktadır. Cami ve Cum’a da okunduğuna istinaden bu müşahade ile Cem’ül Cem mertebesinden bizlere bir emr ve hatırlatma olduğu anlaşılmaktadır. Her Cum’a her cem günü bizlere bu emir ve öğütlerini terkar tekrar hatırlatmaktadır.

Hakikaten Allah emr eder. Yani sıra ile bildirdiği Adaletli olmak – Adalet ile birlikte olmak, İhsan etmek ve yakınlara ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Emr nedir? Yapılması farz hükmünde olandır. Sırası ile bunları anlamaya çalışalım. (Murat Derûni) Allah c.c. Adalet ile birlikte olmayı emr ediyor.

“ADİL” sözlük anlamı; Her şeyi layık olduğu yere yerleştirmek, hakkı yerine koymaktır ki, azgınlığın, başka bir ifade ile haksızlık ve zulmün zıddıdır. Adalet, insaf ve haklılık ve doğruluk mânâlarını kapsayan bir denkleştirmedir ki, terazinin dili gibi aşırılık ve ihmalkarlık arasında bir birleştirme noktası ve istikamet olarak iki tarafında denklik denilen bir denkleşme mânâsına gelir. Ve bundan dolayı adalete ve adalet düsturlarına mizan da denilir.[95]

İz-Efendi Babam Mülk sûresi 3. Âyet-i yorumunda Terazi hakkında şöyle diyor.

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ {الملك/3}

elleziy haleka seb’a semavatın tıbakan “semavatı yedi kat olarak halk eden elleziy/o zattır”

“Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye âyette belirtilen zâhir gökyüzüdür.

“Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür.

Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır.

Bunlar yedi nefis mertebeleridir.

Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir.

Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar.

Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar.

Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur.

Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.[96]

Bi’l Adl” Adaleti emreder denmiyor. “Bi” ile, birlikte olmayı “El Adl” yani Allah’ın Adl esması ile birlikte olmayı hareket etmeyi emr ediyor. “Lam-ı Cim” yok diyor. Uluhiyet mertebesinin bu emri ile her mertebenin hakkının yerli yerince vermeyi emr eder diyor.

Adl sayısal değeri;

“Ayın: 70” “Dal: 4” “Lam: 30” dır.

70+4+30: 104 dür. Aradan 0 kaldırırsak 14 dür.

104 kitap veya 104. Kitap Kûr’ân-ı Kerimdir.

14 ise Nur-u Muhammedi, tüm mertebeleri kapsayan mertebedir.

Ayın; Göz, Müşahade, Dal; Delil-i ilahiyye ve dört mertebe, Lam ise Uluhiyettir.

Zâtın tüm mertebeleri olan delili ilâhiyyeyi müşahade etmek “adl” dir.

Öncelikle bizleri var eden Hakk’a karşı adil olarak hayali ve vehimi varlığımızı ifna ederek. Kendi beden arzımız ve gönlümüzde adalete tesis etmemiz gerekir. Daha sonra da âlemin varlığının ve gaybının Hakk’ın hakikatinden başka bir şey olmadığını idrak ederek Hakk’a karşı adil olmamız gerekir. (Murat Derûni) Allah c.c. İhsan-ı emr eder…

Makam-ı İbrâhîm'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenâb-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, « iyi bilin ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, al­nını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar ma’nâ sıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki, vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hep­siyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etme­lidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsânı alan" "ih­sân edilen" anlamını taşır.

İslâm, îmân, ihsân, ve îkân, derken Marifetullah, yani Allah bilgisinin ve müşahedesi­nin, peygamber bilgisinin hakikat-i Muhammedî bilgisi­nin, özü bu "ihsân" kelimesinde yatmaktadır. Bu durum­da vechini Hakk'a teslim eden kişiye "muhsin" dendiğine göre, o kişiye ihsân olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında, eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsân olunmamış ise, o kimse vechini Hakk'a teslim etmemiş demektir. Burada ihsân'ın bir özelliğini belirtmekte fayda vardır. Vechin Hakk'a teslimiyeti devam ettiği sürece Zat'tan yapılan ihsân devamlı bir şekilde çoğalarak artar. Çünkü ihsân olunan da devamlı bir kapasite genişlemesi olur. Ve bu alış veriş devamlı inkişaf eder. Halbuki baba­mızdan, annemizden, dedemizden intikal eden ihsânlar, milyonlar, milyarlar dolayısıyla da muhsin oluyoruz ama onların yaşamının bitiminde ihsânları da son buluyor.

Yaşantısını ibadetlerle, sohbetlerle, zikirlerle, tefek­kürlerle renklendirerek sürdüren kişi, bu defa "İnne rah­metellahi karibün minel muhsinin" (Süre 7 Ayet 56) hita­bına mazhar olur. "Yani ALLAH'ın rahmeti ancak Muhsin­lerden gelir" Dikkat edilirse bu âyet-i kerîme ALLAH'ın rahmetinin nereden geldiğini çok net bir şekilde ifade edi­yor. Tabiiki ALLAH'ın (genel) rahmeti gökyüzünden, sağ­dan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden, sanatkârla­rımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık zuhurların­dan, her yerden gelmektedir, ancak burada bahs edilen genel rahmet değil, (ilâhi ve zâti) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden tâlip kişilerin gönüllerine gelmektedir.

İhsânla ilgili başka bir âyet-i Rahmân suresinde görüyoruz. "Hel cezâül ihsânü illel ihsânü" (Sure 55 Âyet 60) Yani "ihsânın cezâsı ancak ihsan değil midir?" Buradaki cezâ kelimesinin anlamı, genelde kullanmaya alıştığımız cezâ kelimesinden çok farklıdır. Cezâ, arapçada karşılık, her hangi bir şeye karşılık, eşdeğer bir karşılık anlamına gelmektedir. Yüce ALLAH bir âyet-i kerîmesinde "Cezâ ühüm inde Rabbihim cennatü adnin tecri min tehtihel enhâru hâlidine fihe ebeden" (Sure 98 Ayet 8). Yani "Onların Rabları katındaki mekâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan adn cennetleridir." gibi veya "cehennemle cezâlandıracağız" gibi.

Burada da ihsân'ın karşılığının yine ihsân olacağı ifade edilmektedir. Yani muhsin olan bir kimse, muhsin olduktan sonra vermeye başladığında yaşamı ihsâna dönüşmüş oluyor. İhsân sahibi oluyor. Verebildiği kadar veriyor, bunun karşılığında da alabildiği kadar alıyor ve bu hal süreklilik kazanıyor. Bu yaşantı içersinde artık kişi "Eşhedü enlâilâhe illâllah" dedigi zaman gerçekten müşahede sahibi oluyor ve îmâna ihtiyacı kalmıyor. Îmân safhasını yaşayan kişi, aslında kesret âleminin ehlidir. Çünkü îmân olgusunda daha evvel de belirttiğimiz gibi biri îmân eden, diğeri îmân edilen . olmak üzere iki varlığın mevcudiyeti sözkonusu olmaktadır.

"Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resulüllah" diyen kişi bunu gerçek mânâsıyle söylüyorsa o artık îmân safhasını aşmış, gâibliği geride bırakmış, kesretten kurtulmuş, Vandeti bulmuş, müşahede ehli olmuştur.

Ve yine başka bir âyet-i kerime de "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim" (Araf 7/ 172) buyurulmaktadır. Yani "kendi nefisleri üzerine şâhit olurlar" denmektedir. Îmân ederler denmemektedir. Eğer nefisleri üzerine îmân ederler den­seydi kişinin bu kadar terakkiden sonra yeniden dersine bir'inci sınıftan başlaması gibi olurdu. Oysaki ihsân-muh­sin dönüşümü yukarıda belirtildiği gibi sonsuza kadar kapasite artışını içerir.

Müşâhede halinin zirvesini ifade eden şu âyet bütün bu anlatılanlar ne güzel özetlemektedir. "Şehidellahu en­nehu lâ ilâhe illâ hu" (Sûre 3 Ayet 18) “ALLAH şahittir ki ALLAH'tan başka ilâh yoktur, ancak ALLAH vardır.” Sözümüzü bitirmeden evvel konumuzun başlangıcın­da Cibril Hadisinde yerini alan "İslâm" kelimesini de bir nebze açmakta fayda görmekteyim.

İslâm selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kay­naklanan bir kelimedir. ALLAH'ın birliğine inanmak ve O'na şirk koşmamaktır.

İslâm dininin zâhiri "şeriat-ı Muhammedi; bâtını ise hakikati Muhammedi'dir". ikisini birlikte yürütmek ise kemalâttır. İslâm aynı zamanda Âdem A.L'dan Muham­med A.L.'ma kadar bir semâvi sistemin ismidir.[97]

Allah yakınlara, yakın akrabaya ve ihtiyaçları olanları vermeyi emr eder.

Bizlerin zâhirde ailemiz, yakın akrabamız olduğu gibi bizlerin en yakını esmâ-i ilâhiyyelerimizdir. Bunlar âlem bazında değil birmsel varlığımızda bulunan esmâlardır. Ne varsa âlemde o vardır Âdem de denilmiştir. Ve Âdem a.s a esmâların ismi öğretilmiştir. Bunların ihtiyacı, yardımı bu esmâların nefsi emmare istiametinde değil, hakkani istikamette kullanılarak… İbrâhim a.s. ın giyindiği gibi hal edilere giyinmek. Ve efendimiz s.a.v in kullanımına verildiği gibi nezninde ümmetide bu esmâları hakkın yolunda kullanılmasıdır. (Murat Derûni) Allah c.c. fahşı, kötülüğü, edepsizliği men eder…

H.z. Mevlânâ edebi, edepsizlerden öğredim diyor. Günlük yaşantıda “Emr-i bil münker, Nehiy anl münker” İyiliği emr edip kötülükten vazgeçilmek” uygulamasında dini vecibelerini fıkhı olarak yerine getirmeye başlayan bir kişi hemen etrafına namaz kıl, oruç tut, şunu yap, bunu yapma tarzından emir ve nehiyler vererek durumdan vazife çıkarır. Bu bedeni ibadetler 23 sene peyder pey inen Kûr’ânı Kerim ile düzenlenmiş ve aşama aşama faaliyete geçirilmiştir. Onun için bunları bir insana bir anda yüklemeye çalışmak abesle iştigal ve insafsızlık olur. Yavaş, yavaş sindire sindire tatbik edilmesi ve anlamı ve ma’nâsını yerine oturması lazımdır.

Onun için başkalarından önce kişi kendini nefsi emmare, levvame ve mülhimenin kötü ahlaklarından kurtarmak üzere eğitmesi ve bunları iyi yöne çevirmesi kendine yapacağı en büyük iyiliktir. (Murat Derûni) Allah c.c. azgınlığı men eder…

Nefsi emarenin, şeytan ile el ele verip tuğyan-azgınlı etmesinden men eder.

Yaşadığımız âlemde azgınlığını aynağı nefsi emarenin azmasının kemalatı sonucunda başa bir şey değildir. Yaşantıda dizginleri nefsi emarenin eline kaptıran kişide azğınlığa ve baş eğmezliğe kapı aralamıştır. (Murat Derûni) Ne hâsıl şol ibâdetten riyâ[98] vü ucb[99] ola anda / Gider şirki gönülden Hakk'a kim tuğyânı neylerler (Niyâzî-i Mısrî).

Cenâb-ı Hakk bunları emr ve men ederek hatırlatmatadır.

Sahabe büyüklerinden biri olan Osman b. Maz'un-ı Cumahî (r.a.)den rivayet edilmiştir ki: "Ben başlangıçta yalnız Muhammed (s.a.v) den utandığım için müslüman olmuştum. İslâm henüz kalbimde yerleşmemişti. Bir gün Hz. Peygamberin huzuruna vardım. Benimle konuşuyordu. Konuşurken gördüm ki gözünü göğe dikti, sonra da sağından aşağı indirdi. Sonra bunu bir daha tekrar etti. Sebebini sordum, O buyurdu ki: 'Seninle konuşurken birden bire Cebrail sağımdan indi ve 'Ey Muhammed! 'Allah, adalet ve ihsanı emrediyor' adalet 'Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek', ihsan, farzları yerine getirmek yani akrabalığı olana iyilik yapmak, zina, ne şeriatta, ne sünnette tanınmayan başkasının hakkına tecavüz etmektir' dedi". İşte bunun üzerine adı geçen Osman dedi ki: "Kalbime iman yerleşti. Vardım Ebu Talib'e haber verdim. O da şöyle dedi: 'Ey Kureyş topluluğu! Yeğenime tabi olunuz, doğru yolu bulacaksınız. Şüphesiz o, size güzel ahlâktan başka bir şey emretmiyor.' Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v): 'Ey amcacığım! İnsanların bana uymalarını emredersin de kendini bırakır mısın?' buyurdu ve uğraştı. Fakat o, şehadet getirmekten kaçındı. Bunun üzerine "Ey Resulüm! doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin" (Kasas, 28/56) âyeti indirildi.[100]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)