Velev şâa(A)llâhu lece'alekum ummeten vâhideten velâkin yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ/(u)(c) veletus-elunne ‘ammâ kuntum ta'melûn(e)
Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.
Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir. Şüphesiz ki, (kıyamet gününde) bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.
Nahl Suresi 93. ayet, Allah'ın iradesinin evrenselliğini ve insan eylemlerinin sorumluluğunu vurgular. Ayet, tek ümmet olma potansiyeli, hidayet ve dalalet kavramları ile amellerden sorgulanma temasını dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' kelimesi, bir şeyin varlığını veya meydana gelmesini dilemek, irade etmek anlamına gelir. Ayetteki 'şâe' fiili, Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini, dilediği şeyi yaratma ve gerçekleştirme kudretini ifade eder. Allah'ın dilemesi, herhangi bir zorunluluk veya dış etki olmaksızın gerçekleşir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet (dileme), bir şeyin varlığını veya yokluğunu tercih etme gücüdür. Ayetteki 'lev şâellâhu' ifadesi, Allah'ın dileseydi her şeyi farklı bir şekilde yaratabileceğini, ancak mevcut düzenin O'nun hikmeti ve iradesi doğrultusunda olduğunu gösterir. Bu, Allah'ın kudretinin ve seçme özgürlüğünün bir beyanıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet kelimesi, bir araya gelmiş, belirli bir amaç veya din etrafında toplanmış topluluk demektir. Ayetteki 'ümmeten vâhidete' ifadesi, Allah'ın dileseydi tüm insanları tek bir din veya inanç üzerinde birleştirebileceğini, ancak bunun O'nun hikmetine uygun olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet, 'emm' kökünden türemiş olup, bir hedefe yönelmek, bir liderin peşinden gitmek anlamlarını içerir. Kur'an'da ümmet, genellikle belirli bir peygambere tabi olan veya belirli bir inancı paylaşan insan topluluğunu ifade eder. Bu ayette ise, tüm insanlığın tek bir inanç sistemi altında birleşmesi potansiyelini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'ümmet', Kur'an'da sadece etnik veya coğrafi bir topluluğu değil, aynı zamanda ortak bir dinî ve ahlakî ideali paylaşan bir cemaati ifade eder. Ayetteki 'ümmeten vâhidete' kavramı, Allah'ın iradesiyle tüm insanlığın tek bir dinî ve ahlakî sistemde birleşebileceği, ancak bunun gerçekleşmemesinin ilahi bir hikmete dayandığı fikrini taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dalalet, doğru yoldan sapmak, şaşırmak demektir. Allah'ın 'yüdıllu' fiiliyle kullanılması, O'nun bir kimseyi kendi iradesiyle ve seçimiyle sapmaya meyilli kıldığı durumlarda, o kişinin sapmasına izin vermesi veya onu doğru yola iletmemesi anlamındadır. Bu, cebir değil, kişinin kendi eğilimlerine karşılık gelen ilahi bir tasarruftur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalalet, doğru yoldan ayrılmak, hedefi şaşırmaktır. Allah'ın 'yüdıllu' fiili, O'nun bir kimseyi kendi iradesiyle ve seçimiyle sapmaya meyilli kıldığı durumlarda, o kişinin sapmasına izin vermesi veya onu doğru yola iletmemesi anlamındadır. Bu, cebir değil, kişinin kendi eğilimlerine karşılık gelen ilahi bir tasarruftur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalalet' kavramının Kur'an'da genellikle kişinin kendi iradesiyle yaptığı yanlış seçimler sonucunda Allah'ın o kişiyi doğru yoldan uzaklaştırması şeklinde anlaşıldığını belirtir. Ayetteki 'yüdıllu men yeşâü' ifadesi, Allah'ın mutlak iradesi çerçevesinde, kişinin kendi eğilimlerine göre dalalete düşmesine izin vermesini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hidayet, doğru yolu göstermek, kılavuzluk etmek demektir. Allah'ın 'yehdî' fiiliyle kullanılması, O'nun bir kimseyi kendi iradesiyle ve seçimiyle doğru yola yöneldiğinde, o kişiye doğru yolu göstermesi ve onu başarıya ulaştırması anlamındadır. Bu, kişinin çabasına karşılık gelen ilahi bir lütuftur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, doğru yolu bulmak veya doğru yola iletmek demektir. Allah'ın 'yehdî' fiili, O'nun bir kimseyi kendi iradesiyle ve seçimiyle doğru yola yöneldiğinde, o kişiye doğru yolu göstermesi ve onu başarıya ulaştırması anlamındadır. Bu, kişinin çabasına karşılık gelen ilahi bir lütuftur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet'in Kur'an'da sadece bir yol gösterme değil, aynı zamanda o yolda başarıya ulaştırma ve ilahi rehberlik anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yehdî men yeşâü' ifadesi, Allah'ın mutlak iradesi çerçevesinde, kişinin kendi eğilimlerine göre hidayete ermesine izin vermesini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Amel, bir fiili kasten ve iradeyle yapmaktır. Ayetteki 'mâ küntüm ta'melûne' ifadesi, insanların dünyada bilinçli olarak yaptıkları her türlü iyi veya kötü işi kapsar. Bu, ahirette sorgulanacak olan eylemlerin temelini oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Amel, bir işi yapmak, icra etmek demektir. Kur'an'da amel, genellikle insanın iradesiyle gerçekleştirdiği ve karşılığını göreceği fiilleri ifade eder. Bu ayette, insanların dünyadaki tüm eylemlerinden sorumlu tutulacakları ve bu eylemlerin ilahi adalet önünde bir karşılığı olacağı vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel eylemleri değil, aynı zamanda niyetleri ve kalbî durumları da kapsadığını belirtir. Ayetteki 'ta'melûne' ifadesi, insanın tüm fiillerinin, niyetleriyle birlikte Allah katında kayıt altına alındığını ve ahirette bu amellerden sorgulanacağını açıkça ortaya koyar.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velev şâa(A)llâhu lece’alekum ummeten vâhideten velâkin yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ/(u) veletus-elunne ‘ammâ kuntum ta’melûn(e)” Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz. (16/93)
Kûr’ân-ı Kerimde her bir ümmetin peygamberi ve o peygamberin o ümmetin önderi olduğu bildirilmektedir. Hazret-i Muhammed s.a.v. de son ümmet olan bizlerin ve tüm ümmetlerin önderidir. Hz. Âdem a.s. daha toprak ve çamur arasındayken ben peygamberdim diye buyurmaktadır.
Her peygamber hazeratı bir mertebenin peygamberidir. Eğer bir ümmet olsa sadece Efendimiz (s.a.v.) ve tüm mertebeleri kapsayan mertebe olacaktı. Kemalat tam ma’nâsı ile anlaşılamayacaktı. (Murat Derûni)
Beyt:
Âyna-i mağfiret sûret-i isyânedir Halk günâh etmese, halk eder ahar ilâh.
Yani mağfiret aynası isyanın suretinedir yani surette görülenedir, halk günah etmese yani bu âlemdeki halk günah işlemese, halk eder ahar ilah. Yani ilah günah halk eder, neden? Şimdi günah sevap dediğimiz zaman biz o ilk ilimdeki gibi ikili Allah’a bakış açısından sevap ve günah hükmüyle bazı kaideler konmuştur, o mertebede onlar geçerlidir. Ama Allah’ın birliği halinde tevhid ilmi hakikatinde bunların yerleri tamamen değişmektedir. Peki bunlar nereden çıkıyor, gene kendinden çıkıyor, yani Kur’an azimmü şan’ın içindeki özelliklerden ve hadis-i şeriflerdeki özelliklerden çıkıyor. Hani bir kudsi hadis-i şerifte buyurur; “Eğer siz günah işlememiş bir ümmet olsaydınız bir kavim olsaydınız ben sizi yeryüzünden kaldırır, yerinize günah işleyen bir kavim getirirdim.” diyor. Bunun benzeri ayetler de var, “Allah dileseydi sizi tek ümmet yapardı. 16/93
16/93- Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir inanca sahip toplum kılardı... Fakat (Allah), dilediğini saptırır ve dilediğini de hakikate erdirir... Yaptıklarınızın sonuçlarını yaşayacaksınız!
42/8- Eğer Allah dileseydi onları elbette ümmet-i vâhide (tek bir inançta olan toplum) kılardı... Fakat Allah dilediğini Rahmetine dâhil eder! Zâlimlere gelince, onların ne bir velîsi vardır ve ne de bir yardım edeni!
10/99- Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa, elbette hepsi toptan iman ederdi... Olayın gerçeği bu iken; sen, iman etmeleri için insanları zorlayacak mısın?
Peki şeriat mertebesi itibariyle neden bunlar böyle bilinmiyor, çünkü o mertebeyi bu mertebe ilgilendirmiyor, onun sahası ayrı bunun sahası ayrıdır. Şeriat mertebesindeki yaşananlar bilinen ilimler de hakkıyla Hakk ve gerçek o mertebe o anlayış o şuur içerisinde gerçek Vahdet mertebesinde tevhid mertebesinde oluşan bilgilerde kendi mertebesi itibariyle gerçektir. Neden gerçek; birisi hayali gerçek yani rüyada yaşanan bir hayatın gerçeği diğeri de gerçekte yaşanan hayatın gerçekleridir.
O halde bunları birbirlerine karıştırmadan ne onu reddetmek suretiyle ne onun küfrüne karar vermek suretiyle hiç böyle yollara girmeden ikisinin de yerli yerinde Hakk olduğunu bilerek hayatımızı sürdürmemiz gerekir ki ancak böylece huzur bulmuş oluruz. Aksi halde hep vesveseler onlar düşman, bunlar dost, onlar kafir bunlar bilmem ne diye fark aleminde fırka bölünmüşlük halinde kalırız bir türlü alemi tevhid edemeyiz.
Şimdi diyelim ki Cenab-ı Hakkın Rahmeti var mı, var, peki gazabı var mı, var gazabı da var, kahrı var mı, var, cebriyeti var mı, var ama Rahimi var mı, var Onda olan “halakal ademe ala suretihi” Âdem de onun sureti üzere halk edildiğine göre eğer bir Âdem’de gazab yoksa o zaman Adem Hakk sureti üzere değildir. Ama Rahmeti gadabını örtmesi lazımdır. Ama bir kişide sadece gadab var rahmet yoksa işte o gazab ehlidir. İşte her bir insanda esma-i ilahiyenin hepsinden mevcuttur. İnsanın üstünlüğü bu biraz ters gibi gelecek, tabi o yolu da açmış olmasın bilgi olarak yaşam olarak söylemeye çalışıyorum, meleklerden üstünlüğü günah işlemesiyledir eğer günah işlememiş olsa melek olurdu, halife olamazdı.
Yalnız günah işleme derken anladığımız manada beşeri manada o günahlardan değildir. Onların daha ikilik halinde terk edilmesi gerekir. Bunların böyle olduğunu bilecek ama emri teklifi ile kendisine teklif edilen bir hükümleri tatbik edecek. Meleklerin tatbikatı da içerisinde olacak kendi özel yaşantısı da kendi koruması altında tatbikatı olacaktır. İşte insanın varlığında “Kahhar” Esması olmasa, “Cebbar” Esması olmasa, o zaman insan olmaz. Melek olur. İşte bunları yapacak yaptığı zaman da af dileyecek yahut mağfiret dileyecek, böylece hayatını irfaniyet üzere sürdürecektir.
Yalnız bunların dengeli olarak çıkması lazımdır ve kendi Allah esmasının içerisinde kontrollü olarak yaşaması gerekecektir. Aksi halde bir kişiden merhamet çok fazla çıkıyorsa o Rahman isminin tecellisindedir yani tek isim kapsamındadır, ism-i hassı “Rahman”dır veya “Hadi”dir veya çok şiddet çıkıyorsa “Cebbar” isminin tesiri altındadır. Diğer varlıklar gibi veya sadece ibadet ehli ise “Subbuh”, “Kuddüs” isimleri ondan çıkmaktadır, onun için bu şekilde olan yerlerde eksiklik vardır.
İşte kim ki Rabb-ı Hasından, İsm-i Hasından Rabb-ul Erbab’a geçti yani Allah esmasına uruç etti, bu isimler esma-i ilahiye artık onun bünyesinde kontrol halindedir. İşte gerekli olan da odur, nerede neyi gerektiriyorsa orda onu zuhura çıkarması onun kemalatıdır.[103]