Veâti żâ-lkurbâ hakkahu velmiskîne vebne-ssebîli velâ tubeżżir tebżîrâ(n)
Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.
Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma.
İsrâ Suresi'nin 26. ayeti, sosyal adaleti ve malın doğru kullanımını vurgulayan temel kavramlar içermektedir. Ayet, akrabalık hakları, yoksullara yardım ve israftan kaçınma gibi ahlaki ve hukuki sorumlulukları dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kurb' kelimesinin mekan, zaman veya nesep açısından yakınlığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'zâ'l-kurbâ' ifadesi, nesep yakınlığına sahip olanları, yani akrabaları kasteder. Bu, onlara karşı yerine getirilmesi gereken hakların varlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kurb'un zıt anlamlısı olan 'bu'd' (uzaklık) ile birlikte ele alındığında, yakınlığın farklı derecelerini ifade ettiğini belirtir. 'Zâ'l-kurbâ' tabiri, kişinin en yakın akrabalarından başlayarak, onlara karşı olan hukuki ve ahlaki sorumluluklarını işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kurbâ' kavramının sadece kan bağı değil, aynı zamanda sosyal ve ahlaki bir yakınlığı da ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'zâ'l-kurbâ'ya hak verme emri, İslam'ın sosyal dayanışma ve akraba haklarına verdiği önemi gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'miskîn' kelimesinin 'sükûn' (hareketsizlik, durma) kökünden geldiğini ve yoksulluk nedeniyle hareket edemeyen, geçimini sağlayamayan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'miskîn'e hak verme emri, onların temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'miskîn'in, yoksulluktan dolayı hareket kabiliyetini yitirmiş, adeta yere mıhlanmış kimse anlamına geldiğini ifade eder. Ayette bu kelimenin kullanılması, toplumun en zayıf kesimlerinden birine yardım etme sorumluluğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'miskîn'in, 'sükûn' kökünden türediğini ve yoksulluk nedeniyle hareket edemeyen, ihtiyaçlarını karşılayamayan kişiyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, bu kişilere maddi yardımda bulunmanın bir hak olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibnü's-sebîl' ifadesinin mecazi bir kullanım olduğunu ve 'yolun oğlu' yani yolcu anlamına geldiğini belirtir. Bu, yolculuk esnasında ihtiyaç sahibi duruma düşen kişiyi ifade eder ve ona yardım etmenin bir hak olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebîl' kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve 'ibnü's-sebîl'in, yolculukta olan ve yolda kalmış, maddi imkanları tükenmiş kişiyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki emir, bu kişilere yardım etmenin toplumsal bir görev olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ibnü's-sebîl'in Kur'an'da genellikle zekat ve sadaka verilecek sınıflardan biri olarak geçtiğini ve yolculuk esnasında ihtiyaç sahibi olan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, bu kişilerin haklarının gözetilmesi gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tebzîr' kelimesinin 'tohum saçmak' anlamına gelen 'bezr' kökünden geldiğini ve malı gereksiz yere, faydasız yerlere dağıtmak, israf etmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki yasak, malın ölçülü ve hikmetli kullanılmasını emreder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tebzîr'in, malı saçıp savurmak, israf etmek olduğunu ve bu fiilin 'bezr' (tohum) kelimesinden türediğini, tohumun toprağa gelişigüzel saçılması gibi malın da gelişigüzel harcanmasını ifade ettiğini açıklar. Ayetteki nehiy, malın çarçur edilmemesi gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tebzîr'in, malı hak etmeyen yerlere harcamak veya hak eden yerlere aşırı miktarda harcamak olduğunu belirtir. Ayetteki 'lâ tübezzir' emri, malın kullanımında dengeli ve ölçülü olunması gerektiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tebzîr' kelimesinin masdar olarak kullanıldığında, fiilin şiddetini ve aşırılığını vurguladığını belirtir. Ayetteki 'tebzîran' kelimesi, israfın her türlüsünden, özellikle de aşırıya kaçanından sakınılması gerektiğini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tebzîr'in, malı gereksiz yere harcamak ve bu harcamada ölçüyü kaçırmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'tebzîran' kelimesi, bu fiilin mutlak ve kesin bir şekilde yasaklandığını, hiçbir şekilde israfa gidilmemesi gerektiğini vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(26) (Ve ati zelkurba hakkahu velmiskiyne vebnes sebiyli ve lâ tübezzir tebziyra;)
“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma.” Evvela yardıma yakın akrabalarından başla, yani hakka yakın akrabaların sahiptir evvela onlardan başla. Herkes kendi yakınındakini görmüş olsa uzakta bakılacak kimse kalmaz, zâhiri bu olan Âyette, bâtın olarak yakın akrabalarımız, Esmâ-ül Hüsnâ’dır yani bizde mevcut olan
Allah esmâsının en yakın akrabaları onlardır. Kişiye hangi esmâ daha yakınsa evvelâ onu geliştirsin, mevcut varlığının Rabbi hası neyse ve ona en yakın esmâ hangileriyse evvela onlarla ilgilen çünkü sana en çok güç verecek olan onlardır. İlmi gelişmeler ile atıl olan diğer esmâlarıda faaliyyete geçir, işte bunlar bize mirac yaptıracak iç dinamiklerimizdir. Günlük beşeri yaşam içerisinde bunların çok azını kullanıyoruz, bu Âyet kapsamında kendimizi tanıyıp, bizdeki diğer esmâ-i İlâhiyyeyi faaliyete geçirmemiz gerekiyor. Bu âlemlerin batını yani esas varoluş ismi Hakk, zâhir ismi ise hâlktır.
Zıt isimler dahi olsa Esmâ-ül Hüsnâ birbirinin akrabalarıdır, aynı ağacın dallarıdır hepsi yeri geldiğinde Kahhar ismi lâzım olur, yeri geldiğinde Vehhâb ismi lâzım olur vb. Hepsi bizim menfaatimiz için düzenlenmiş, bize lâzım olan araçlardır, bunları biz kullanmaz isek karşıdaki kullanır ve bizi avlar gider. Nefsâniyyetin gücü azda olsa paramparça yapar, Hâdi ismini Mudill ismine, Kahhar ismini Rahmân ismine düşman gösterir ve senin içindeki Esmâ-i İlâhiyyeyi birbirine karıştırır.
Miskinlere de yardım et;
Miskin kelimesi “sekene” den gelmektedir, yani sâkin olucu, sükûnet ehli demektir, miskin yani hiçbir nefsani varlığı olmayan, tamamen Allah’ın tecelligahı olan mertebe demektir, fakirin kendine yetecek kadar malı vardır fakat zekat alabilir, veremez, miskinin ise hiçbir malı yoktur, üstünde elbisesi bile yoktur, nefsinin müflisidir, nefsinden çıkıp Hakk’ın varlığında sâkin olmuştur artık.
Bunlara nasıl yardım edeceğiz ? Bulundukları hallere destek yönü ile yardımda bulunacağız, yani yaptığın doğrudur, yoluna devam et diyerek mânevi ve ilmi yönden desteğe yardım var. Bazı miskinlerin öyle halleri olur ki sürdüremez onu ve zaman zaman nefsine döner, bu durumda sen nefsine dönme, yaptığın doğrudur şeklinde yapılacak uyarılar ona yardımdır.
Yolda kalmışlara da yardım et;
Seyri süluk yolunda olanlara yardım edin ki seyirlerini tamamlayıp bitirsinler. İlk önce zâhiri olarak bedenin hukuku yönünde yardımcı ol, yani sıratı müstakîm de yardımcı ol, bunu başardıktan sonra ruhunun eğitimi yolunda yardımcı ol, yani sıratullah’ta yardımcı ol.
Ve varlığını saçıp savurup israf etme;
Biraz bilgiden yana malın varsa, onu olur olmaz yerde saçıp savurma, ihtiyaç sahiplerine yani burada belirtilenlere ver şeklinde büyük bir ihtar vardır.