Vece'alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-iżâ żekerte rabbeke fî-lkur-âni vahdehu vellev ‘alâ edbârihim nufûrâ(n)
Kur'an'ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Kur'an'da (ibadete layık ilah olarak) sadece Rabbini andığın zaman arkalarına dönüp kaçarlar.
Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.
İsrâ Suresi 46. ayet, inkarcıların Kur'an'ı anlama ve kabul etme konusundaki direncini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, kalplerdeki 'örtüler' ve kulaklardaki 'ağırlık' metaforları üzerinden, ilahi mesaj karşısındaki zihinsel ve işitsel kapanmayı vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu kapanmanın ve Allah'ın birliğini anma karşısındaki tepkinin semantik derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-n-n kökü, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamlarına gelir. 'Ekinne' (أَكِنَّة) kelimesi, 'kinân' (كِنَان) kelimesinin çoğuludur ve bir şeyi içine alan, örten kılıf veya örtü demektir. Ayetteki kullanımı, kalplerin üzerine konulan ve onların hakkı idrak etmesini engelleyen manevi bir perdeyi ifade eder. Bu, onların Kur'an'ı anlamalarına mani olan bir tür zihinsel kapalılıktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ekinneh' kelimesini 'örtü' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu örtü, Allah'ın kelamını işitmeye ve anlamaya karşı bir engel teşkil eder. Bu, mecazi bir anlatım olup, onların kalplerinin hakikate kapalı olduğunu ve bu nedenle Kur'an'ın mesajını kavrayamadıklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ekinneh' kelimesinin 'kinân'ın çoğulu olduğunu ve 'örtü' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kalplerin hakikati algılamasını engelleyen bir tür manevi perdedir. Bu, onların kendi tercihleri veya Allah'ın takdiriyle oluşan bir kapalılık halini ifade eder ve Kur'an'ın mesajını idrak etmelerini engeller.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): F-k-h kökü, bir şeyi derinlemesine anlamak, idrak etmek anlamına gelir. 'Fıkh' (فِقْه), bir şeyin gizli yönlerini ve inceliklerini bilmektir. Ayetteki 'yefkahu' (يَفْقَهُوهُ) kelimesi, Kur'an'ın mesajını sadece işitmekle kalmayıp, onun derin anlamlarını kavramak ve idrak etmek anlamında kullanılmıştır. Kalplerindeki örtüler, onların bu derin idrake ulaşmalarını engeller.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fıkıh' kelimesini 'anlamak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, 'en yefkahu' (أَن يَفْقَهُوهُ), Kur'an'ı anlamaları, kavramaları demektir. Kalplerindeki örtüler, onların bu anlayışa ulaşmalarına mani olur ve bu da onların Kur'an'ın hakikatini idrak edememelerine yol açar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fıkıh' kavramının Kur'an'da sadece yüzeysel bir anlamayı değil, aynı zamanda derin bir idrak ve kavrayışı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yefkahu' fiili, inkarcıların Kur'an'ın mesajını tam olarak anlayamamalarını, onun derinliklerine nüfuz edememelerini vurgular. Bu, onların kalplerindeki manevi engellerle ilişkilidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-k-r kökü, ağırlık, ağır olmak anlamlarına gelir. 'Vakr' (وَقْر), kulaktaki ağırlık veya sağırlık demektir. Ayetteki kullanımı, kulaklara konulan ve onların Kur'an'ı işitmesini engelleyen manevi bir ağırlığı ifade eder. Bu, onların hakikati işitmeye karşı olan isteksizliklerini ve bu nedenle işitsel algılarının kapanmasını sembolize eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vakr' kelimesini 'sağırlık' veya 'kulaktaki ağırlık' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu ağırlık, Allah'ın kelamını işitmeye ve anlamaya karşı bir engel teşkil eder. Bu, mecazi bir anlatım olup, onların kulaklarının hakikate kapalı olduğunu ve bu nedenle Kur'an'ın mesajını duyamadıklarını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vakr' kelimesinin 'kulaktaki ağırlık' anlamına geldiğini ve işitmeyi zorlaştırdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Kur'an'ı işitmeye karşı olan dirençlerini ve bu direncin kulaklarında bir ağırlık oluşturarak onları hakikatten uzaklaştırdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-l-y kökü, bir şeye yakın olmak veya bir şeyden yüz çevirmek gibi zıt anlamlara gelebilir. 'Vellâ' (وَلَّى) fiili, 'yüz çevirmek', 'sırt dönmek' anlamında kullanılır. Ayetteki 'vellev' (وَلَّوْا۟) kelimesi, Allah'ın birliği anıldığında inkarcıların hakikatten yüz çevirip kaçtıklarını, ona sırtlarını döndüklerini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'vellev' fiilinin 'dönmek' veya 'yüz çevirmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın birliği anıldığında inkarcıların bu hakikatten kaçındıklarını ve ona karşı bir tepki olarak sırtlarını döndüklerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'velâ' kökünün Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve 'yüz çevirme', 'geri dönme' anlamlarının da bulunduğunu belirtir. Ayetteki 'vellev' fiili, inkarcıların Allah'ın birliği karşısında gösterdikleri olumsuz tepkiyi, yani hakikatten kaçınma ve ona sırt çevirme eylemini semantik olarak güçlendirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): D-b-r kökü, bir şeyin arkası, sonu anlamına gelir. 'Edbar' (أَدْبَار) kelimesi, 'dübür' (دُبُر) kelimesinin çoğuludur ve 'sırtlar' veya 'arkalar' demektir. Ayetteki 'alâ edbârihim' (عَلَىٰٓ أَدْبَـٰرِهِمْ) ifadesi, onların sırtlarını dönerek kaçtıklarını, yani hakikatten tamamen yüz çevirdiklerini ve uzaklaştıklarını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'edbar' kelimesini 'sırtlar' olarak açıklar. Ayetteki kullanım, 'vellev alâ edbârihim' (وَلَّوْا۟ عَلَىٰٓ أَدْبَـٰرِهِمْ) ifadesiyle, onların Allah'ın birliği anıldığında korku ve nefretle geri döndüklerini, kaçtıklarını mecazi olarak ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'dübür' kelimesinin bir şeyin arka tarafı olduğunu belirtir. Ayetteki 'edbârihim' ifadesi, inkarcıların Allah'ın birliğini işittiklerinde, ona karşı bir tepki olarak sırtlarını dönerek kaçtıklarını, yani hakikatten tamamen uzaklaştıklarını ve onu reddettiklerini sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): N-f-r kökü, bir şeyden ürkmek, kaçmak, nefret etmek anlamına gelir. 'Nüfûr' (نُفُور), ürküntü, nefret veya tiksintiyle kaçma halidir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Allah'ın birliği anıldığında hissettikleri derin ürküntüyü, nefreti ve bu nedenle hakikatten kaçınma eğilimlerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nüfûr' kelimesini 'nefretle kaçmak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın birliği zikredildiğinde inkarcıların bu hakikatten tiksinerek ve ürkerek uzaklaştıklarını, ona karşı bir nefret duyduklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nüfûr' kelimesinin 'bir şeyden tiksinerek kaçmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Allah'ın birliğini anma karşısında duydukları derin rahatsızlığı, tiksintiyi ve bu nedenle hakikatten uzaklaşma eğilimlerini vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(46) (Ve cealnâ alâ kulubihim ekinneten en yefkahuhu ve fiy azanihim vakra* ve iza zekerte Rabbeke fiyl Kûr'âni vahdeHU vellev alâ edbarihim nüfura;)
“Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.” Daha evvelki Âyetlerde bahsedilen azalar devre dışı bırakılıyor, gözü görmüyor, kulağı duymuyor, kalbinede perde konuyor, bu azalar Hakk kelâmını duyduğunda iletişim ve açılım oluyor, bunlar duymaz ise o kişi küfür ehli oluyor.