Verabbuke a'lemu bimen fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velekad faddalnâ ba'da-nnebiyyîne ‘alâ ba'd(in)(s) veâteynâ dâvûde zebûrâ(n)
Hem Rabbin göklerde ve yerde kim varsa daha iyi bilir. Andolsun, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Davud'a da Zebur'u verdik.
Rabbin göklerde ve yerde olan kimselerin hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Davud'a da Zebur'u verdik.
İsrâ Suresi'nin 55. ayeti, Allah'ın evrendeki her şeyi kuşatan ilmini, peygamberler arasındaki fazilet farklılıklarını ve Hz. Davud'a verilen Zebur'u vurgulamaktadır. Ayet, Allah'ın mutlak kudretini ve hikmetini dilbilimsel olarak 'bilmek', 'üstün kılmak' ve 'vermek' fiilleri üzerinden ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' (علم) kelimesini bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olarak tanımlar. 'A'lem' (أعلم) ise bu bilginin en üst düzeyde, mutlak ve kuşatıcı olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi, onların hallerini, sırlarını ve akıbetlerini eksiksiz bildiğini vurgular, bu da O'nun mutlak kudret ve hikmetinin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'i (علم) bir şeyin hakikatini kavramak olarak açıklar. 'A'lem' (أعلم) ise bu kavramanın en mükemmel ve kapsamlı şeklidir. Ayetteki 'Rabbin daha iyi bilir' ifadesi, Allah'ın yaratılmışların tüm durumlarına dair bilgisinin, herhangi bir yaratılmışın bilgisinden üstün ve eksiksiz olduğunu, hiçbir şeyin O'nun ilminden gizli kalmadığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ilm' (علم) kavramının sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda mutlak bir hakimiyet ve kudret anlamı taşıdığını belirtir. 'A'lem' (أعلم) formu, Allah'ın bu mutlak bilgi ve hakimiyetinin en üst düzeyde olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın göklerde ve yerde olanları 'daha iyi bilmesi', O'nun tüm varlıklar üzerindeki mutlak otoritesini ve onları dilediği gibi yönetme hakkını pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fadl' (فضل) kelimesini 'ziyade' (artış) ve 'ihsan' (iyilik) olarak açıklar. 'Faddalnâ' (فضلنا) fiili, Allah'ın peygamberlerden bazılarına diğerlerinden daha fazla özellik, mucize, makam veya ilim vermesi anlamına gelir. Ayetteki kullanımıyla, peygamberler arasında derecelendirme ve farklılık olduğunu, bu farklılığın Allah'ın hikmeti ve iradesiyle gerçekleştiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'fadl' (فضل) kelimesini bir şeyin diğerinden daha fazla veya daha iyi olması olarak tanımlar. 'Faddalnâ' (فضلنا) fiili, Allah'ın peygamberlere lütuf ve ihsanıyla farklı dereceler vermesini ifade eder. Ayette, bu üstün kılmanın peygamberlerin risalet görevlerindeki farklılıklar, aldıkları vahiylerin niteliği veya ümmetlerinin büyüklüğü gibi çeşitli yönlerden olabileceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fadl' (فضل) kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın lütuf ve ihsanını ifade ettiğini belirtir. 'Faddalnâ' (فضلنا) fiili, Allah'ın peygamberlere bahşettiği özel nitelikler, mucizeler veya makamlar aracılığıyla onları diğerlerinden ayırması ve üstün kılması anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, bu üstünlük, peygamberlerin risalet görevlerinin ağırlığına ve taşıdıkları mesaja göre Allah tarafından belirlenen bir derecelendirmedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nebî' (نبي) kelimesinin 'nebe'' (نبأ) kökünden geldiğini ve 'haber veren' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'en-nebiyyîn' (النبيين) ifadesi, Allah'tan haber getiren, O'nun emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden, böylece onları doğru yola ileten seçkin kulları ifade eder. Bu bağlamda, peygamberlerin Allah ile insanlar arasında birer aracı ve rehber oldukları vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'nebî' (نبي) kelimesinin iki kökten türeyebileceğini belirtir: 'nebe'' (نبأ) 'haber vermek' ve 'nebve' (نبوة) 'yüksek yer'. Her iki durumda da peygamber, Allah'tan haber getiren ve insanlar arasında yüksek bir makama sahip olan kişidir. Ayetteki 'en-nebiyyîn' (النبيين) ifadesi, Allah'ın seçkin elçilerini ve onların risalet görevlerini genel olarak kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'nebî' (نبي) kavramının, Allah'ın insanlarla iletişim kurmak için seçtiği, ilahi mesajı tebliğ eden ve toplumu yönlendiren özel şahsiyetleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'en-nebiyyîn' (النبيين) ifadesi, bu peygamberlerin Allah tarafından özel olarak seçildiğini ve onlara verilen görevlerin farklılık gösterdiğini, dolayısıyla aralarında bir derecelenme olduğunu ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'îtâ'' (إيتاء) kelimesini 'vermek' ve 'ulaştırmak' olarak açıklar. 'Âteynâ' (آتينا) fiili, Allah'ın Hz. Davud'a Zebur'u vahiy yoluyla indirmesi ve ona bu kutsal kitabı bahşetmesi anlamına gelir. Ayetteki kullanımıyla, Zebur'un ilahi bir lütuf ve Davud'a özel bir ihsan olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'îtâ'' (إيتاء) kelimesinin bir şeyi birine ulaştırmak veya vermek anlamına geldiğini belirtir. 'Âteynâ' (آتينا) fiili, Allah'ın Hz. Davud'a Zebur'u doğrudan ve özel bir lütuf olarak verdiğini ifade eder. Bu, Zebur'un ilahi kökenli olduğunu ve Davud'un peygamberliğinin bir nişanesi olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Halebî, 'îtâ'' (إيتاء) fiilinin genellikle bir lütuf veya ihsan bağlamında kullanıldığını belirtir. 'Âteynâ' (آتينا) ifadesi, Allah'ın Hz. Davud'a Zebur'u vermesinin, O'nun Davud'a olan özel ikramı ve onu diğer peygamberlerden ayıran bir özellik olduğunu gösterir. Bu, Zebur'un sadece bir kitap değil, aynı zamanda Davud'un makamını yücelten bir mucize olduğunu da ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Zebur' (زَبُور) kelimesinin 'zebere' (زبر) kökünden geldiğini ve 'yazmak' anlamına geldiğini belirtir. Zebur, yazılmış kitap demektir. Ayetteki kullanımıyla, Hz. Davud'a indirilen ve içinde ilahi övgüler, dualar ve hikmetli sözler bulunan kutsal kitabı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Zebur' (زَبُور) kelimesinin 'yazılı kitap' anlamına geldiğini ve özellikle Hz. Davud'a indirilen ilahi kitabı ifade ettiğini belirtir. Bu kitap, genellikle mezmurlar ve ilahiler şeklinde olup, Allah'a hamd ve şükrü içerir. Ayetteki bağlamda, Zebur'un Allah tarafından Davud'a verilen özel bir vahiy ve lütuf olduğu vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Zebur' (زَبُور) kelimesinin 'yazılı sayfalar' veya 'kitap' anlamına geldiğini ve Hz. Davud'a indirilen kutsal metinleri ifade ettiğini belirtir. Bu metinler, genellikle ilahi övgüler ve öğütlerden oluşur. Ayetteki kullanımıyla, Zebur'un Allah'ın Davud'a olan özel ikramının bir göstergesi ve onun peygamberliğinin delillerinden biri olduğu anlaşılır.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(55) (Ve Rabbüke a'lemu Bi men fiys Semavati vel Ardı ve lekad faddalna ba'danNebiyyiyne alâ ba'din ve ateyna Davude Zebura;)
“Rabbin göklerde ve yerde olan kimselerin hepsini en iyi bilendir. Andolsun ki biz, peygamber-lerin kimini kimine üstün kıldık. Davud'a da Zebur'u verdik.”