İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultân(un)(c) vekefâ birabbike vekîlâ(n)
"Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!"
Doğrusu benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.
İsrâ Suresi 65. ayet, şeytanın mümin kullar üzerindeki nüfuzunun sınırlarını ve Allah'ın vekil olarak yeterliliğini vurgulamaktadır. Ayet, 'kul', 'sultan' ve 'vekil' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi himayeyi ve şeytani vesveseye karşı korunmayı dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin aslen boyun eğme, zelil olma ve itaat etme anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'ibâdî' ifadesi, Allah'a tam bir teslimiyetle kulluk eden, O'nun emirlerine boyun eğen ve bu sayede şeytanın nüfuzundan korunmuş olan özel kulları ifade eder. Onlar, iradelerini Allah'a teslim ettikleri için şeytanın tahakkümünden uzaktırlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'abd' kelimesinin Kur'an'da hem 'köle' hem de 'Allah'a kulluk eden kişi' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ibâdî' ifadesi, mecazi olarak Allah'ın himayesi altındaki, O'na gönülden bağlı olan ve bu sebeple şeytanın kendilerine zarar veremeyeceği müminleri kasteder. Şeytanın onlar üzerinde bir 'sultan'ının olmaması, bu kulluğun bir sonucudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'da Allah'a karşı mutlak bir itaat ve teslimiyet içinde olan varlığı ifade ettiğini vurgular. Bu ayette 'ibâdî' olarak nitelendirilenler, Allah ile özel bir ilişki kurmuş, O'na tam anlamıyla boyun eğmiş ve bu sayede şeytanın ayartmalarına karşı direnç kazanmış kişilerdir. Onların bu durumu, şeytanın 'sultan'ının onlara ulaşamayacağının temel nedenidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sultan' kelimesinin 'hüccet' (delil) ve 'kuvvet' (güç) anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'leyse leke aleyhim sultânun' ifadesi, şeytanın Allah'ın mümin kulları üzerinde ne bir delilinin ne de bir zorlayıcı gücünün olamayacağını, yani onları zorla saptıramayacağını vurgular. Şeytanın etkisi sadece vesvese ve davetle sınırlıdır, cebirle değil.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sultan' kelimesinin 'hüccet' (kanıt) ve 'tasallut' (egemenlik, güç kullanma) anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, şeytanın Allah'ın samimi kulları üzerinde ne onları saptıracak bir delile ne de onları zorla kendi yoluna çekebilecek bir güce sahip olmadığını belirtir. Bu, müminlerin iradelerinin şeytanın tahakkümünden bağımsız olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sultan' kelimesinin 'güç, otorite, delil ve hükümranlık' gibi geniş anlamlara geldiğini açıklar. Bu ayetteki 'sultan'ın olmaması, şeytanın mümin kullar üzerinde zorlayıcı bir otoritesinin, onları günaha sürükleyecek bir gücünün veya onları ikna edecek geçerli bir delilinin bulunmadığını ifade eder. Onlar, Allah'ın koruması altında oldukları için şeytanın nüfuz alanının dışındadırlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kefâ' fiilinin bir şeyin ihtiyacı gidermesi, yeterli olması ve başkasının yerine geçmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 've kefâ bi-Rabbike vekîlâ' ifadesi, Allah'ın mümin kulları için her türlü işlerinde, özellikle de şeytanın şerrinden korunmada mutlak anlamda yeterli olduğunu, başka bir yardımcıya veya koruyucuya ihtiyaç bırakmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kefâ' fiilinin bir şeyin başka bir şeye olan ihtiyacı ortadan kaldırması, onu ikame etmesi anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'Rabbin vekil olarak yeter' ifadesi, Allah'ın mümin kullarının tüm işlerini üstlenecek, onları koruyacak ve ihtiyaçlarını karşılayacak yegane güç olduğunu, bu nedenle şeytanın vesveselerine karşı O'na güvenmenin kâfi geldiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vekil' kelimesinin 'işleri kendisine havale edilen, güvenilen kişi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbin vekil olarak yeter' ifadesi, Allah'ın mümin kullarının tüm işlerini üstlenen, onları koruyan ve onlara güven veren yegane varlık olduğunu vurgular. Bu, şeytanın şerrinden korunma konusunda Allah'a tam bir tevekkülü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vekil' kelimesinin 'işleri kendisine havale edilen, güvenilen ve koruyan' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayette Allah'ın 'vekil' olması, O'nun mümin kullarının tüm işlerini üstlendiğini, onları şeytanın vesveselerinden ve zararlarından koruduğunu, onlara tam bir güven ve emniyet sağladığını ifade eder. Bu, Allah'a olan tam teslimiyetin bir sonucudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vekil' kavramının Kur'an'da 'işleri kendisine bırakılan, güvenilen, koruyan ve yöneten' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'Rabbin vekil olarak yeter' ifadesi, müminlerin şeytanın hilelerine karşı Allah'a sığınmaları gerektiğini, çünkü Allah'ın onların tüm işlerini en iyi şekilde yönetecek, onları koruyacak ve onlara yeterli gelecek tek güç olduğunu vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(65) (İnne ibâdİY leyse leke aleyhim sûltan* ve kefa Bi Rabbike Vekiyla;)
“Doğrusu benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.” Vekil, O’na güvenmek O’na dayanmak demektir yani kendi varlığını ortadan kaldırıp Hakk’ın varlığını oraya koymaktır. İnsanın vasisi Hakk olup arada boşluk kalmadıktan sonra ne şeytan ne de başka bir mahlûk oraya nüfuz edemez.
وَإِذَا مَسْكُمُ الضَّرْ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ
إِلَّا إِيَّاهُ فَلَمَّا نَحِيكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ
الْإِنْسَانُ كَفُورًا
(66-) Rabbükümülleziy yüzciy lekümül fülke fiylbahri litebteğu min fadliHİ, inneHU kâne Bi küm Rahıyma;)
“Rabbiniz, lütfundan nasib arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten kudret sahibidir. Şüphesiz O, size çok merhametlidir.” Esmâ-i İlâhiyyeden çok şeyler elde edesiniz diye İlâh-î rahmet denizinde bu beden geminizi yüzdürür, ki bu da onun rahmetindendir. Cenâb-ı Hakk görüldüğü gibi önümüze ne kadar büyük imkânlar açıyor. Bu âlemde bizler de yüzmekteyiz, yaşamımız yüzmek demek, bulunduğumuz atmosfer buhar, buhar da su sayılır, balıklar nasıl buhardan daha yoğun suda yüzüyorlar bizlerde lâtif olan buhar içinde yüzmekteyiz. Balıklar yatay yüzüyorlar bizler dikey olarak yüzüyoruz.
وَإِذَا مَسْكُمُ الضَّرْ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ
إِلَّا إِيَّاهُ فَلَمَّا نَحِيكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ
الْإِنْسَانُ كَفُورًا