İn ahsentum ahsentum li-enfusikum(s) ve-in ese/tum felehâ(c) fe-iżâ câe va'du-l-âḣirati liyesû-û vucûhekum veliyedḣulû-lmescide kemâ deḣalûhu evvele merratin veliyutebbirû mâ ‘alev tetbîrâ(n)
İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz. İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide (Beyt-i Makdis'e) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.)
Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyti Makdis'e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz.
İsrâ Suresi'nin 7. ayeti, iyilik ve kötülüğün sonuçlarının kişiye döneceği ilkesini vurgularken, İsrailoğullarının tarihsel akıbetini ve Mescid'in tahribatını ele almaktadır. Ayet, eylemlerin karşılığını ve ilahi adaletin tecellisini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn (حسن) kelimesi, bir şeyin hem zatı hem de sıfatları itibarıyla güzel olması anlamına gelir. İhsan (إحسان) ise, bir fiili güzel yapmak veya başkasına iyilikte bulunmaktır. Ayetteki 'ahsantum' ifadesi, kişinin kendi lehine olan güzel ve hayırlı fiilleri işlemesini ifade eder, zira bu fiillerin karşılığı yine kişiye dönecektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İhsan, hem fiilin güzel olması hem de başkasına iyilikte bulunmak suretiyle gerçekleşir. Ayetteki 'ahsantum' fiili, kişinin kendi nefsine yönelik bir iyilik yapmasını, yani Allah'ın emirlerine uygun hareket etmesini ve bunun sonucunda mükafat elde etmesini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İhsan kavramı, Kur'an'da 'iyilik yapmak', 'güzel davranmak' ve 'bir şeyi mükemmel bir şekilde yapmak' anlamlarında kullanılır. Bu ayette, 'ahsantum' ifadesi, kişinin Allah'a ve insanlara karşı sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirmesi ve bunun sonucunda kendi ruhsal ve dünyevi iyiliğini sağlaması anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sevv (سوء) kelimesi, kötülük, çirkinlik ve zarar anlamına gelir. 'Esâ'tüm' fiili, kişinin kötü fiiller işlemesini, günah işlemesini ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu kötü fiillerin sonucunun yine kişinin kendisine döneceği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sevv (سوء), bir şeyin çirkin ve kötü olmasıdır. İsâe (إساءة) ise, bir fiili kötü yapmak veya başkasına kötülükte bulunmaktır. Ayetteki 'esâ'tüm' ifadesi, kişinin kendi aleyhine olan kötü ve zararlı fiilleri işlemesini, bunun sonucunda da ceza veya zarar görmesini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): S-v-e kökünden türeyen kelimeler, genellikle olumsuzluk, çirkinlik, zarar ve kötülük anlamlarını taşır. 'Esâ'tüm' fiili, kişinin iradi olarak kötü bir eylemde bulunmasını ve bu eylemin sonuçlarının yine kendisine dönmesini ifade eder. Bu, ilahi adalet prensibinin bir yansımasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Va'd (وعد), bir şeyin gerçekleşeceğine dair verilen sözdür. Ayetteki 'va'dü'l-âhireti' ifadesi, İsrailoğullarına yönelik ikinci azap vaadinin, yani Kudüs'ün ikinci kez tahrip edileceği zamanın gelmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وعد), hayır veya şer için verilen sözdür. Kur'an'da genellikle Allah'ın peygamberlerine veya kavimlere yönelik kesinleşmiş hükümlerini ifade eder. Burada 'va'dü'l-âhireti', İsrailoğullarının ikinci kez bozgunculuk yapmaları üzerine kendilerine vaat edilen cezanın, yani düşmanların Kudüs'e girip tahribat yapmalarının zamanını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Va'd, hem hayır hem de şer için kullanılır. Ayetteki 'va'dü'l-âhireti', İsrailoğullarının ikinci kez yeryüzünde fesat çıkarmaları durumunda başlarına gelecek olan felaketin, yani düşmanların Mescid'e girip onları zelil etmelerinin kesinleşmiş zamanını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sevv (سوء) kökünden türeyen 'yesû'û' fiili, birini kötü duruma düşürmek, yüzünü karartmak, utandırmak ve üzüntüye sevk etmek anlamlarına gelir. Ayette, düşmanların İsrailoğullarının yüzlerini karartması, yani onları zillet ve utanca boğması kastedilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sâe (ساء) fiili, bir şeyi kötüleştirmek, çirkinleştirmek veya birine kötülük dokundurmak anlamındadır. 'Liyesû'û vucûheküm' ifadesi, düşmanların İsrailoğullarına öyle bir musibet getirmesi ki, bu musibet onların yüzlerinde utanç, keder ve zillet olarak belirginleşsin demektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İsâe (إساءة) ve mesâe (مساءة), kötülük ve çirkinlik anlamlarını taşır. 'Liyesû'û vucûheküm' ifadesi, düşmanların İsrailoğullarına karşı uygulayacağı şiddet ve zulmün, onların yüzlerinde belirgin bir üzüntü, utanç ve zillet ifadesi oluşturacağını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tebr (تبر), helak etmek, yok etmek ve parçalamak anlamına gelir. 'Liyütebbirû' fiili, düşmanların ele geçirdikleri her şeyi tamamen yıkıp yok etmelerini, geride hiçbir şey bırakmamalarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tebr, bir şeyi kökünden kazımak, tamamen harap etmek demektir. Ayetteki 'liyütebbirû mâ alev' ifadesi, düşmanların hakimiyet kurdukları her yeri, özellikle de Kudüs ve çevresini tam anlamıyla yıkıp viran etmelerini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tebr (تبر), bir şeyi tamamen yok etmek, helak etmek ve parçalamaktır. 'Liyütebbirû mâ alev tetbîrâ' ifadesi, düşmanların ele geçirdikleri her şeyi, hiçbir iz bırakmayacak şekilde, tam bir yıkımla ortadan kaldırmalarını vurgular. Bu, İsrailoğullarının uğrayacağı felaketin şiddetini gösterir.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(7) (İn ahsentüm ahsentüm lienfüsiküm ve in ese'tüm feleha* feizâ cae va'dül ahıreti liyesuu vucuheküm ve liyedhulül Mescide kema daheluhu evvele merretin ve liyütebbiru ma alev tetbiyra;)
“Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt-i Makdis'e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz.
Burada geçen “ihsan” kelimesi çok önemli bir kelimedir. İhsanın iki hali vardır;
Birincisi, zâhir anlamı ile, diğeri rû’yet’in açılmasının buna bağlı olduğu ihsandır, yani “Sen şimdilik göremiyorsan da Rabbinin seni gördüğünü bil”, işte burada rû’yet vardır. İhsan kelimesinin hakikati müşahede kelimesinin hakikatidir ve müşahedenin başlangıcı
demektir. “Kim Allah (c.c.) a mutlak teslimiyette olursa ona ihsan olunur” yani ihsan olarak Cemâli İlâhiyyenin kapıları açılıyor ve Zat tecellisi ihsan olunuyor.
Burada anlatılan ikinci fitne Yahya (a.s.) ile İsâ (a.s.) ı öldürmeye teşebbüs ettikleri zamanlarda olmuş, Roma’ya karşı çıkmışlar, Roma’da Kudüs’ü yakıp yahudileri öldürüp, geriye kalanları oradan sürmüşlerdir.
Diğer yönüyle Mûseviyyet mertebesinde ki, gönül âlemini nefsi emmâre ordularının gelip istilâ etmesidir. Kişi biraz gaflette ve ilgisiz kalıp, bugün şu kalsın, yarın şu kalsın dediği zaman o mertebede hemen nefsi emmâre orduları istilâ ediyorlar.