Feecâehâ-lmeḣâdu ilâ ciż'i-nnaḣleti kâlet yâ leytenî mittu kable hâżâ vekuntu nesyen mensiyyâ(n)
Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!" dedi.
Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı. "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi.
Meryem Suresi'nin bu ayeti, Meryem'in doğum sancısıyla hurma ağacının dibine sığınmasını ve yaşadığı çaresizliği dile getirmesini anlatır. Ayet, 'doğum sancısı', 'hurma ağacı gövdesi' ve 'unutulmuşluk' gibi kavramlar üzerinden Meryem'in psikolojik ve fiziksel durumunu derinlemesine aktarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mahâd' kelimesini 'doğum sancısı' olarak açıklar ve özellikle doğum anındaki şiddetli ağrıyı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Meryem'in yaşadığı fiziksel ve ruhsal zorluğun merkezini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mahâd' kelimesinin mecazi olarak bir şeyin ortaya çıkmasından önceki zorlu süreci de ifade edebileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı, doğrudan Meryem'in doğum sancısını, yani 'doğumun başlangıcındaki ağrıyı' kasteder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mahâd' gibi kelimelerin Kur'an'da sadece fiziksel bir durumu değil, aynı zamanda o durumun getirdiği psikolojik yükü ve çaresizliği de yansıttığını vurgular. Meryem'in bu sancıyla bir yere sığınması, kelimenin anlam derinliğini artırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ciz'' kelimesini 'ağacın kökünden dallarına kadar olan ana kısmı' olarak tanımlar. Ayetteki 'hurma ağacının gövdesi' ifadesi, Meryem'in dayanacak bir yer arayışını ve sığındığı somut nesneyi belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ciz'' kelimesinin özellikle hurma ağacı bağlamında kullanıldığında, onun sağlam ve dik duran ana gövdesini ifade ettiğini belirtir. Meryem'in bu gövdeye dayanması, onun çaresizliğini ve destek arayışını sembolize eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ciz'' kelimesinin 'kesilmiş veya koparılmış ağaç gövdesi' anlamını da taşıdığını belirtir. Ancak ayetteki bağlamda, Meryem'in dayanmak için sağlam bir hurma ağacının gövdesine yöneldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nesy' kelimesini 'unutulmuş, terk edilmiş, zikredilmeyen' olarak açıklar. Ayetteki 'nesyen mensiyyen' ifadesi, Meryem'in varlığının tamamen silinmesini, hiç hatırlanmamasını arzuladığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nesy' kelimesinin 'unutulmuş bir şey' anlamına geldiğini ve 'mensiyyen' ile birlikte kullanıldığında bu unutulmuşluğun derecesinin şiddetlendiğini belirtir. Meryem'in bu ifadesi, yaşadığı utanç ve çaresizliğin zirvesini yansıtır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nesy' ve 'mensiyyen' ikilisinin Kur'an'da genellikle umutsuzluk, çaresizlik ve varoluşsal bir yok oluş arzusunu ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Meryem'in bu sözü, toplum tarafından dışlanma korkusunun ve yaşadığı zorluğun bir yansımasıdır.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(23) Fe ecâe hel mehâdû ilâ ciz’ın nahleti, kâlet yâ leytenî mittu kable hâzâ ve kuntu nesyen mensîyyen.)
“Doğum sancısı onu, bir hurma ağacının gövdesine (sığınmaya) mecbur etti. “Keşke ben bundan önce ölseydim, unutularak unutulmuşların (arasına karışsaydım).” dedi.”
Bu büyük insânları çektikleri bu tür sıkıntıların hepsi bizlere rahmet olmaktadır ve bir bakıma bu mertebelerin kefaretini onlar çekmektedir. Gerek peygamberân hâzerâtı gerek ehlullah gerekse irfân ehli diğerlerinin günahlarını karşılamaya fedâilerdir çünkü hâdiseleri ancak yaşayan bilir. Peygamberân hâzerâtının mertebelerinin ortaya çıkması için de bu hâdiselerin yaşanması gerekmektedir. Bizler ise bu yaşantılardan haberdar olduktan sonra onların fizîkî mânâda yaşadıklarını ilmi mânâda yaşamaktayız. Eğer bu hâdiseler fizîkî olarak yaşanmamış olsalardı gaybda kalır ve zuhura çıkmamış olurlardı.
Efendimizin (s.a.v.) ümmetine lisânından Kûr’ân-ı Kerîm’i üflemesinden sonra gelen bu tür sohbetlerde Rûh’ûl Kudüsün hakîkâtinin muhatab olan kulaklara, gönüllere üflenmesidir. Eğer bu şekilde bir üflenme olmasa bizde Îsâ (a.s.) ın mânâsı doğmaz. Okuduklarımızda onları bizden uzak beni İsrâil peygamberleri olarak görürüz oysa onlar sadece beni İsrâîl peygamberleri değil beni İslâm’ın malzemeleridir ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) onları bunun için o isimler ile zuhura getirmiştir. Rûh’ûl Kudüs ile gönüllere aktarılan bu mânâların doğmaması ise mümkün değildir, eğer doğum olmuyorsa kudsi değil ilmî mânâda demektir.