Żâlike ‘îsâ-bnu meryem(e)(c) kavle-lhakki-lleżî fîhi yemterûn(e)
Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.
İşte hakkında (yahudilerle hıristiyanların) ihtilaf edip durdukları Meryemoğlu İsa'ya dair Allah'ın sözü budur.
Meryem Suresi 34. ayet, Hz. İsa'nın kimliği ve hakikati üzerine odaklanmaktadır. Ayet, O'nun Meryem oğlu İsa olduğunu ve hakkında şüpheye düşülen 'hak söz' olduğunu vurgulayarak, Hristiyan inancındaki bazı tartışmalı noktaları ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'İsa' isminin Arapça kökenli olmadığını, Süryanice veya İbranice'den geldiğini belirtir. Kur'an'da bu isim, Meryem oğlu İsa için kullanılmış ve onun peygamberlik vasfını ve mucizevi doğumunu işaret etmiştir. Ayetteki kullanımı, O'nun kimliğinin net bir ifadesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'İsa' isminin özel bir isim olduğunu ve Kur'an'da 'Mesih' lakabıyla birlikte anıldığını ifade eder. Ayetteki 'İsa' kelimesi, hakkında şüphe edilen şahsın bizzat Meryem oğlu İsa olduğunu kesin bir dille ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ibn' kelimesinin 'bina' kökünden geldiğini ve bir şeyin diğerinden türemesi, ondan meydana gelmesi anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'İbn Meryem' ifadesi, Hz. İsa'nın babasız doğumuna rağmen annesine nispet edilerek kimliğinin açıkça belirtilmesini sağlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibn' kelimesinin mecazi kullanımlarına da değinmekle birlikte, bu ayetteki kullanımının hakiki anlamda 'oğul' olduğunu vurgular. 'Meryem oğlu' ifadesi, Hz. İsa'nın beşerî yönünü ve annesi aracılığıyla dünyaya gelişini teyit ederken, ilahlık iddialarını reddeder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Meryem' isminin Arapça olmadığını, İbranice kökenli olduğunu ve 'ibadet eden, hizmet eden' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Kur'an'da bu isim, Hz. İsa'nın annesi için kullanılmış ve onun seçkinliğini ve Allah katındaki yüce makamını ifade etmiştir. Ayetteki 'Meryem'e nispet, Hz. İsa'nın beşerî kimliğinin temelidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'Meryem' isminin sadece Hz. İsa'nın annesi için kullanıldığını ve onun iffetinin, Allah'a teslimiyetinin ve mucizevi doğumun anahtar figürü olduğunu vurgular. Ayetteki 'Meryem' kelimesi, Hz. İsa'nın kimliğinin tartışılmaz bir parçası olarak sunulur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kavl' kelimesinin 'söz, beyan' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kelamını veya peygamberlerin tebliğini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kavle' kelimesi, 'hak' kelimesiyle birlikte 'gerçek söz' anlamını kazanarak, Hz. İsa hakkındaki doğru ve kesin beyanı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'kavl' kelimesinin mastar olarak 'söylemek' fiilinden türediğini ve bazen 'sözün kendisi' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'kavle' kelimesi, 'el-Hakk' ile izafet terkibi oluşturarak, Hz. İsa'nın kimliği hakkındaki ilahi ve değişmez hakikati vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin 'doğruluk, gerçeklik, sabitlik' anlamlarına geldiğini ve Allah'ın isimlerinden biri olduğunu belirtir. Ayetteki 'kavle' kelimesiyle birlikte 'hak söz' olarak kullanılması, Hz. İsa'nın Allah'ın kelimesi ve ruhu olduğunu, ancak ilah olmadığını bildiren kesin ve doğru beyanı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hak' kelimesinin zıddının 'bâtıl' olduğunu ve 'hak'kın, varlığı sabit ve doğru olan her şeyi kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'el-Hakk' kelimesi, Hz. İsa'nın kimliği ve konumu hakkındaki tartışmalara son veren, Allah katından gelen mutlak gerçeği temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hak' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'gerçeklik, adalet, doğru inanç' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayette 'hak', Hz. İsa'nın ilah olmadığını, Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu ifade eden temel ve değişmez gerçeği vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'imterû' fiilinin 'mira' kökünden geldiğini ve 'şüphe etmek, tartışmak, çekişmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Hz. İsa'nın ilahlığı veya babasız doğumu gibi konularda insanların içine düştüğü tereddütleri ve bu konudaki çekişmeleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yemterûn' fiilinin 'şüpheye düşmek, ihtilaf etmek' anlamında kullanıldığını ve bu ayette, Hz. İsa'nın kimliği ve konumu hakkında Yahudilerin ve Hristiyanların farklı görüşlere sahip olmalarını, bu konuda şüphe ve tartışma içinde bulunmalarını anlattığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'imtira' kelimesinin 'şüphe ve tereddüt' anlamına geldiğini ve bu fiilin, bir konuda kesin bilgiye sahip olmamaktan kaynaklanan kararsızlığı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'yemterûn' kelimesi, Hz. İsa hakkındaki hakikate rağmen insanların hala şüphe ve tartışma içinde olmalarını vurgular.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(34) (Zâlike îsebnu meryeme, kavlel hakkıllezî fîhi yemterûn.)
“İşte bu Meryemoğlu Îsâ. (O), Hakk'ın sözü'dür ki; O'nun hakkında şüphe ediyorlar.”
“Onüç ve Hakîkât-i İlâhîyye” isimli kitâbımızdan bu âyeti kerîme ile ilgili bölümleri aktaralım:
(Îsâ) kelimesinin sayı değerleri(70+10 +60+10=150) dir. (Îsâ) kelimesi (ayn) ve (sîn) iki asli, (ye) ve (ye) iki yardımcı harften meydana gelmiştir. (Ayn) ın sayı değeri (70) (sin) in sayı değeri (60) tır. Toplarsak (70+60=130)
eder ki, sıfır kalkınca kalan (13) tür. Büyük Ebced hesabıyla Ye (11) sîn (120) ayn ise (130) sayı değerinde dir ki; şaşırmamak elde değildir. Uyumun bu kadarına (tesâdüftür) denilebilinir mi, bilemem?
Böyle olunca, Hakîkât-i Îsevîyye’nin dahi hakîkâtinin Hakikikat-i Ahmedîyye’ye bağlı olduğu açık olarak görülmektedir. İlâve iki (ye) ye gelince, (ye) sayı değeri (10) dur ki, Mertebe-i “zâhir- bâtın” Îsevîyyet’tir. (10) ların sıfırlarını alırsak geriye iki adet (1) kalır ki bunlardan biri (Zât-ı ilâhi’)nin oradaki zuhuru diğeri ise “mertebe-i Îsevîyyet’”in bireysel birliğinin zuhurudur. Îsâ (a.s.) ümmî’dir. Yâni zâhir olarak ana olan Meryem’e mensuptur. Meryem ise başta ve sonda iki (Mîm) ile müzeyyen-süslenmiştir.
(Îsâ) O da (13) e bağlıdır ve varlığında bütün bağlantılar vardır. Yâni (10) Îsevîyyet, kendi mertebesi, (11) Muhammedîyyet, (12) Hakîkât-i Muhammed-i-İnsân-ı Kâmil, (13)Hakîkât-i Ahadîyyet’ül Ahmedîyye’dir. Yâni; Ahad-a, Ahmed-e,-Peraklit-e, Muhammed-e bağlıdır. Bu bağlılık sonradan olma değil ezelde kuruluşunda böyledir.
Îsevîyyet mertebesi Muhammedîyyet mertebesine en yakın mertebedir. Îsâ kelimesinde ki “ayn” harfi (göz–kaynak-asıl) demektir. (sîn) harfi ise (insân) demektir. Yâni (ey Îsevîyyet mertebesine ulaşmış insân) demektir. Bu mertebenin özelliği-yaşantısı, kendi varlığında ilk defa Hakkın varlığını müşâhede etmiş olmasıdır.
Bu mertebenin-bilginin, öncüsü ve mucidi (Îsâ Mesihtir) onda zuhur etmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın (Îsâ) (a.s.)mı bir kelime ile Kûr’ân-ı Kerîm de ifâde etmesi zâtî zuhuru ilk defa kendi varlığında gören insân olmasındandır.
Mûsâ (a.s.) ilk defa Hakk’ın sözünü-sesini Tur dağında duydu. Îsâ (a.s.) Hakk’ı ilk defa kendi varlığında müşâhede etti. Hz. Muhammed (s.a.v.) de ise (13) ve hakîkâtleri her
mertebeden bütün haşmetiyle zuhur etti.
Bu Sûre hakkında araştırmalar yaparken, tefsirlerde de kısaca değinildiği gibi müthiş bir şeye daha şâhid oldum o da şudur.
(Fîhi yemterûn) 34.Âyet kerîmede, “Hakk sözüyle bildirildiği şey hakkında” (çekişip duruyorlar.) Dikkatlice bakıldığında buraya kadar gelen Âyetlerin sonları hep (Elif) ile bitmekte, burada ve (34-35-38-39-40) ıncı Âyetler (Nûn) ile bitmekte, (36-37) Âyetler ise (Mîm) ile sonraları ise yine hepsi (Elif) ile bitmektedir. Yâni arada iki Âyet (Mîm) beş Âyet ise (Nûn) ile bitmektedir.
Sûrenin tamamı olan (98) Âyetten (7) di Âyeti çıkarırsak (98-7=91) ki; hayrettir, çünkü tersi Sûre sayısı olan (19) dur.
Diğer ifâde ile (Meryem ve Îsâ) (a.s.) her yönden (elif-mim-nun) hakîkâtiyle kuşatılmışlardır. İki adet (Mîm) Meryem’in başında ve sonunda olan “mim-i Muhammed-î ler” beş adet (Nûn) Nûr-u Muhammedî’yyenin beş hazret mertebesinden ihâtası-sarmasıdır.
(91) elif in yâni (13)ün Îsevîyyet mertebesini bütün yönleriyle kapsamına aldığıdır. Tersi olan (19) ise çok açıktır. Bu kadar açık bir sistemin tesâdüf olması mümkünmüdür? (13) ün hâkimiyet-i adeta her an her yerde kendini göstermektedir.
Baştan (33) Âyete kadar fasılalar (Elif) iledir. Bilindiği gibi (33) Mescid-i Nebevî’nin ilk yapıldığı zaman ki direk sayısıdır. (91) den (33) ü çıkarırsak, (91-33=58) kalır ki, (5) “hazarat-ı hamse” (beş hazret mertebesi) (8) ise 8 cennettir. Ayrıca toplarsak, (5+8=13) tür ki; hayret üstüne hayrettir.
Böylece de Îsevî’yyet mertebesi’nin Âyetleri’nin aralarında olan durakların her birerlerinin (13) e ait ve hepsine hâkim olduğu açık olarak görülmektedir. Nasıl müthiş bir oluşum sistemidir hayret etmemek mümkün değildir.