Mâ kâne li(A)llâhi en yetteḣiże min veled(in)(s) subhâneh(u)(c) iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)
Allah'ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da oluverir.
Çocuk edinmek asla Allah'ın şanına yakışmaz. O bundan münezzehtir. O, bir şeyin olmasını dilerse, ona sadece "ol" der, o da oluverir.
Bu ayet, Allah'ın çocuk edinmekten münezzeh olduğunu ve O'nun yaratma kudretinin 'kün' emriyle anında gerçekleştiğini vurgular. Anahtar kavramlar, Allah'ın yüceliğini, O'nun iradesinin mutlaklığını ve yaratılışın anlık doğasını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İttihâz (اتخاذ), bir şeyi kendine mal etmek, onu kendi için kılmak demektir. Ayetteki 'en yettehıze min veledin' ifadesi, Allah'ın bir çocuğu kendine ait kılmasının, yani edinmesinin imkansızlığını vurgular, zira bu fiil O'nun mutlak birliğine ve yüceliğine aykırıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'yettehıze' fiili, bir şeyi kendine dost edinmek veya bir şeyi kendine nispet etmek anlamında mecazi bir kullanımdır. Allah'ın çocuk edinmesi, O'nun zatına yakışmayan bir tasavvur olduğu için bu fiil olumsuzlukla kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Veled (ولد), hem erkek hem de dişi çocuk için kullanılır ve doğurma fiilinin sonucudur. Ayetteki 'min veledin' ifadesi, Allah'ın doğurma ve doğrulma gibi beşerî özelliklerden münezzeh olduğunu, dolayısıyla O'nun bir çocuğa sahip olmasının imkansızlığını açıkça belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Veled, neslin devamını sağlayan, bir ana ve babadan meydana gelen varlıktır. Allah için 'veled' isnadı, O'nun ezelî ve ebedî oluşuna, hiçbir şeye muhtaç olmamasına ve eşi benzeri bulunmamasına aykırıdır. Bu ayet, Hristiyanların İsa'yı Allah'ın oğlu olarak görme inancını reddeder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sübhân (سبحان), Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, O'nu yüceltmek demektir. Ayetteki 'Sübhânehû' ifadesi, Allah'ın çocuk edinme gibi beşerî özelliklerden ve acizliklerden münezzeh olduğunu, O'nun mutlak kemal sahibi olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sübhân, Allah'ın zatına layık olmayan her şeyden uzak olduğunu ifade eden bir masdardır. Bu ayette, 'veled' edinme fikrinin Allah'ın yüceliğiyle çeliştiğini belirtmek için kullanılmıştır; zira çocuk edinmek, bir ihtiyaca veya eksikliğe işaret eder ki bu da Allah için düşünülemez.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sübhân kelimesi, Kur'an'da Allah'ın aşkınlığını ve mutlak yüceliğini ifade etmek için kullanılır. Özellikle Allah'a atfedilen beşerî niteliklerin reddi bağlamında, O'nun her türlü eksiklikten arınmış olduğunu vurgular. Bu ayette, 'çocuk edinme' fikrinin Allah'ın yüceliğiyle bağdaşmadığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kadâ (قضى), bir şeyi tamamlamak, bitirmek ve hükmetmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'izâ kadâ emran' ifadesi, Allah'ın bir işin olmasını dilediğinde, o işin kesinleştiğini ve gerçekleşeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadâ, bir şeyi sağlam bir şekilde bitirmek, hükmetmek ve yerine getirmek demektir. Allah'ın bir emri 'kadâ' etmesi, o emrin kesinleşmesi ve gerçekleşmesi için gerekli olan her şeyin takdir edilmesi anlamına gelir. Bu, O'nun iradesinin mutlaklığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kün (كن), 'kâne' fiilinin emir kipidir ve var olmayı, meydana gelmeyi ifade eder. Ayetteki 'kün fe yekûn' ifadesi, Allah'ın yaratma kudretinin anında ve mutlak olduğunu, O'nun bir şeye 'ol' demesiyle o şeyin hemen varlık bulduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'kün' emri, Allah'ın yaratma fiilinin kolaylığını ve anında gerçekleştiğini mecazi olarak anlatır. Bu, O'nun kudretinin büyüklüğünü ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Kün' kelimesi, Kur'an'da Allah'ın yaratma gücünün ve iradesinin mutlaklığını ifade eden anahtar bir kavramdır. Bu kelime, yaratılışın bir süreç gerektirmediğini, aksine Allah'ın emriyle anında ve eksiksiz bir şekilde gerçekleştiğini semantik olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Yekûn (يكون), 'kâne' fiilinin muzari kipidir ve var olmayı, meydana gelmeyi ifade eder. 'Fe yekûn' ifadesindeki 'fe' harfi, sebebiyet ve ta'kib (ardıllık) ifade eder; yani 'kün' emrinin hemen ardından, hiçbir gecikme olmaksızın o şeyin varlık bulduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): 'Fe yekûn' ifadesi, Allah'ın emrinin mutlak gücünü ve etkinliğini vurgular. O'nun 'ol' demesiyle, o şeyin varlık sahasına çıkması arasında hiçbir engel veya zaman farkı yoktur. Bu, Allah'ın yaratma kudretinin eşsizliğini ve sınırsızlığını gösterir.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(35) (Mâ kâne lillâhi en yettehıze min veledin subhânehu, izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûnu.)
“Allah'ın bir (erkek) çocuk edinmesi olamaz. O, Sübhan'dır. Bir işin olmasına karar verdiği zaman, o taktirde sâdece ona “Ol!” der ve o, hemen olur.” İşte bu Âyet-i kerîme’de belirtildiği üzere nasıl ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın bir çocuğu olmaz ise (Ahzâb, 33/40.) Âyet-i kerîmesinde “Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum” yâni “Muhammed (a.s.) sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır” ifâdesiyle belirtildiği üzere hakîkâti Muhammedîyye’nin de bu şekilde sûbuti olarak bir çocuğu olmaz.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) âlemleri zuhura getirmeyi düşünüp programını yaptığında bu “hakîkâti Muhammedîyye” ismini aldı. Bu şekilde bir mertede olup o genişlikte bir ihâtaya sâhip olan bir varlığın “çocuğu olması” diye bir kavram olmaz. “Hakîkâti Muhammedîyye” zuhur ettikçe en son, nokta zuhuru olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) olarak dünyâda açığa çıktıktan sonra ancak onun fiziki çocuğu olur.
Manevi babalık ise İbrâhîm (a.s.) mertebesinde başlamaktadır. İbrâhim (a.s.) halkın babasıdır.
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Hz. Âlî (r.a.) hakkında (ebuttürâb) lâkabını kullanmıştır ki; gerçekten kendisi (toprak babası’dır) çünkü: (Ebu’l ervah) dan, yâni (Rûhların babası) olan Hz. Rasûlullah’dan aldığı emânet-i ilâhîyyeyi, zâhirleri topraktan halkedilmiş zuhurlara naklederek, asıllarına ulaştırmak üzere nefes-i Rahmânîyye yi, onlara üflemesi neticesinde, topraktan (Rûh ve nûr) kemâlâtı ortaya getirerek onların hem, Rûh’ul Kûds’ leri hem de (toprak’ları)nın (baba) ları olmuş ve bu dünyâdan ayrıldıktan sonra da bu halini devam ettirmiştir, halen de devam etmektedir. Bu hakîkâtin olacağını keşfeden Hz. Rasûlullah (s.a.v.) daha baştan ona (ebuttürab) demiş ve (Kerremellahu veche) diye de lâkablandırılmıştır ki; her yönden kerem sâhibi ve Allah’ın ona yüce ikramları olduğudur. İkram’ın en büyüğü ise kendi hakîkâtinin, kişinin kendine ikrâm ve ihsân edilmesidir.
Ol! emrinden sonra kendisinde o kâbiliyyet olan şey hemen olur. Çünkü o kâbiliyyet olmasa Ol! emri verilmez, eğer verilmiş olsa o mahalle haksızlık olur. Örneğin Tıp doktoruna mahkemeye gir avukatlık yap, şeklinde bir hükümde bulunmak ona haksızlık olur.