Lâ yemlikûne-şşefâ'ate illâ meni-tteḣaże ‘inde-rrahmâni ‘ahdâ(n)
Rahman'ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.
(O gün) Rahmân (olan Allah)'ın katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.
Meryem Suresi 87. ayet, şefaatin ancak Rahman katında bir ahd (sözleşme/taahhüt) almış kişiler için geçerli olacağını vurgulayarak, şefaatin ilahi bir izin ve ön koşula bağlı olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Ayet, 'mülkiyet', 'şefaat' ve 'ahd' kavramları üzerinden ilahi otorite ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' (ملك) kelimesinin bir şey üzerinde tam tasarruf ve yetki sahibi olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yemlikûne' (يَمْلِكُونَ) fiili, şefaat etme yetkisinin Allah'tan başkasına ait olmadığını, kimsenin bu yetkiye sahip olamayacağını vurgular. Bu, şefaatin ancak ilahi izinle gerçekleşebileceğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mülk' (ملك) kelimesini 'güç ve kudret' (قوة وقدرة) olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yemlikûne' (لَّا يَمْلِكُونَ) ifadesi, şefaat etme gücüne ve kudretine sahip olamayacaklarını, yani bu konuda hiçbir yetkilerinin bulunmadığını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mülk' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak egemenliğini ve her şey üzerindeki tam kontrolünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'yemlikûne' fiilinin olumsuz kullanılması, şefaat yetkisinin Allah'ın mutlak mülkiyetinde olduğunu ve O'nun izni olmadan kimsenin bu yetkiye sahip olamayacağını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şefaat' (شفاعة) kelimesini 'bir şeyi diğerine katmak, bir şeyi çift yapmak' (ضم الشيء إلى مثله، وجعله شفعاً) olarak tanımlar. Terim olarak ise, bir başkası adına aracı olmak, onun lehine konuşmak anlamına gelir. Ayetteki 'eş-şefâ'a' (ٱلشَّفَـٰعَةَ), Allah katında birinin affı veya derecesinin yükseltilmesi için yapılan aracılık eylemini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şefaat' (شفاعة) kelimesini 'bir başkası için dilekte bulunmak' (الطلب لغيره) olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, kıyamet gününde günahkarların affı veya müminlerin derecelerinin artırılması için Allah'a yapılan niyaz ve aracılık anlamındadır. Ancak bu şefaatin belirli şartlara bağlı olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şefaat' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın iznine ve rızasına bağlı olarak gerçekleşen bir aracılık olduğunu belirtir. Meryem 87'deki 'eş-şefâ'a' (ٱلشَّفَـٰعَةَ) ifadesi, bu ilahi iznin ve Rahman katında alınmış bir ahdin ön koşul olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz' (أخذ) kökünden türeyen 'ittihâz' (اتخاذ) fiilinin, bir şeyi kendine mal etmek, benimsemek veya onu bir şey olarak kabul etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ittehaze' (ٱتَّخَذَ) fiili, Rahman katında bir ahdi (sözleşmeyi/taahhüdü) bilinçli bir şekilde üstlenmeyi, onu benimsemeyi ve gereğini yerine getirmeyi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittihâz' (اتخاذ) fiilinin, bir şeyi kalıcı olarak edinme veya onu bir prensip olarak kabul etme anlamı taşıdığını açıklar. Meryem 87'deki 'menittehaze' (مَنِ ٱتَّخَذَ) ifadesi, kişinin Rahman ile olan ahdini sadece sözde bırakmayıp, onu hayatının bir parçası haline getirmesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahd' (عهد) kelimesini 'bir şeyi korumak, gözetmek ve ona bağlı kalmak' (حفظ الشيء ومراعاته والوفاء به) olarak tanımlar. Aynı zamanda bir sözleşme, antlaşma veya yükümlülük anlamına gelir. Ayetteki 'ahden' (عَهْدًا), Rahman ile kul arasında yapılan, imanı, salih amelleri ve Allah'a itaati içeren manevi bir sözleşmeyi ifade eder ki bu sözleşmeye sadık kalanlar şefaate nail olabilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ahd' (عهد) kelimesinin 'emanet ve vasiyet' (أمانة ووصية) anlamlarına geldiğini belirtir. Meryem 87'deki 'ahden' (عَهْدًا) ifadesi, Allah'ın kullarından aldığı, O'na iman etme, emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma gibi bir nevi emanet ve vasiyet niteliğindeki taahhüdü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ahd' kavramının Kur'an'da Allah ile insan arasındaki karşılıklı bir anlaşmayı, bir tür 'kontratı' ifade ettiğini belirtir. Bu ahd, insanın Allah'a kulluk etme ve O'nun gönderdiği peygamberlere inanma yükümlülüğünü içerir. Ayetteki 'ahden' (عَهْدًا), bu ilahi sözleşmeye sadık kalmanın şefaat için temel bir koşul olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ahd'in Kur'an'da hem Allah'ın insanlara verdiği sözü hem de insanların Allah'a verdiği sözü kapsayan geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ifade eder. Meryem 87'deki 'ahden' (عَهْدًا) ise, özellikle kulun Allah'a karşı olan iman ve itaat taahhüdünü, yani tevhid inancını ve salih amelleri içeren bir 'sözleşme' olarak anlaşılmalıdır.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(87) (Lâ yemlikûneş şefâate illâ menittehaze inder rahmâni ahden.)
“Rahmân'ın indinde, ahd edinmişlerden başkası şefâate mâlik olamaz.”