Tilke ummetun kad ḣalet(s) lehâ mâ kesebet velekum mâ kesebtum(s) velâ tus-elûne ‘ammâ kânu ya'melûn(e)
Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
Bakara 134. ayet, geçmiş ümmetlerin ve şimdiki ümmetin sorumluluklarını ve amellerinin karşılığını vurgular. Ayet, her ümmetin kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu ve başkalarının amellerinden sorgulanmayacağını dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmet' kelimesinin 'amme' kökünden geldiğini ve 'bir araya gelmek, toplamak' anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'tilke ümmetun' ifadesi, geçmişte yaşamış, belirli bir peygambere tabi olmuş ve artık varlığı sona ermiş toplulukları işaret eder. Onların zamanı geçmiş, hükmü sona ermiştir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ümmet' kelimesini 'bir zaman dilimi' veya 'bir topluluk' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, 'geçmiş bir ümmet' ifadesi, artık var olmayan, hükmü kalmamış bir topluluğu mecazi olarak ifade eder. Onların amelleri kendi zamanlarına aittir ve şimdiki ümmet için bir sorumluluk teşkil etmez.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ümmet' kavramının Kur'an'da genellikle 'peygamberin etrafında toplanmış, ortak bir kaderi paylaşan topluluk' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, 'geçmiş ümmetler' ifadesi, İslam öncesi dönemlerde yaşamış, kendi peygamberlerine tabi olmuş ve kendi amelleriyle yargılanacak toplulukları ifade eder. Onların akıbeti, şimdiki ümmetin sorumluluğunda değildir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'halet' fiilinin 'geçmek, sona ermek, boş kalmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kad halet' ifadesi, o ümmetin zamanının geçtiğini, hükmünün sona erdiğini ve artık varlıklarının kalmadığını vurgular. Bu, onların amellerinin de kendi zamanlarına ait olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halâ' fiilinin 'bir şeyin yerini boş bırakmak, geçip gitmek' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'kad halet' ifadesi, geçmiş ümmetlerin zamanının dolduğunu, onların artık sahneden çekildiğini ve yerlerini yeni ümmetlere bıraktığını mecazi olarak anlatır. Bu, onların amellerinden sorumlu olunmayacağının bir gerekçesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halâ' kelimesinin 'geçmiş zaman' ve 'boşluk' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'kad halet' ifadesi, geçmiş ümmetlerin zamanının sona erdiğini ve onların artık mevcut olmadığını vurgular. Bu, onların amellerinin sorumluluğunun da onlara ait olduğunu ve başkalarına geçmeyeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb' kelimesinin 'bir şeyi elde etmek, kazanmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lehâ mâ kesebet' ifadesi, geçmiş ümmetlerin kendi yaptıkları iyi veya kötü amellerin karşılığını göreceklerini, bu amellerin sadece kendilerine ait olduğunu vurgular. Bu, sorumluluğun bireysel olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesb' kelimesinin 'çaba sarf ederek bir şeyi elde etmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'lehâ mâ kesebet' ve 'lekum mâ kesebtum' ifadeleri, her ümmetin kendi iradesiyle yaptığı amellerin sonucuna katlanacağını, başkalarının amellerinin sorumluluğunu taşımayacağını açıkça belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kesb' fiilinin Kur'an'da genellikle 'kişinin kendi iradesiyle yaptığı ve karşılığını göreceği fiiller' için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, geçmiş ümmetlerin ve şimdiki ümmetin kendi amellerinden sorumlu olduğunu, başkalarının amellerinin sorumluluğunun onlara yüklenmeyeceğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'se'ele' fiilinin 'sormak, talep etmek, sorgulamak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'velâ tüs'elûne' ifadesi, müminlerin geçmiş ümmetlerin amellerinden dolayı sorgulanmayacaklarını, onların sorumluluğunun kendilerine ait olmadığını açıkça ifade eder. Bu, her bireyin kendi amellerinden sorumlu olduğu ilkesini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'su'âl' kelimesinin 'bir şeyin hakikatini öğrenmek için yöneltilen talep' olduğunu belirtir. Ayetteki 'velâ tüs'elûne ammâ kânû ya'melûne' ifadesi, müminlerin, geçmiş ümmetlerin yaptıkları amellerin hesabını vermeyeceklerini, bu konuda onlara bir sorumluluk yüklenmeyeceğini vurgular. Bu, sorumluluğun şahsi ve doğrudan olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'se'ele' fiilinin 'bir şeyin bilgisini istemek' veya 'bir şeyin hesabını sormak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'velâ tüs'elûne' ifadesi, Allah'ın müminleri, geçmiş ümmetlerin amellerinden dolayı hesaba çekmeyeceğini, onların kendi amelleriyle baş başa kalacaklarını belirtir. Bu, ilahi adaletin bir yansımasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesinin 'bir irade ve kasıtla yapılan fiil' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ammâ kânû ya'melûne' ifadesi, geçmiş ümmetlerin kendi iradeleriyle yaptıkları iyi veya kötü tüm fiilleri kapsar. Bu, onların kendi amellerinin karşılığını göreceklerini ve başkalarının bu amellerden sorumlu tutulmayacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel' kelimesinin 'bir maksat ve niyetle yapılan iş' olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, geçmiş ümmetlerin yaptıkları amellerin, onların kendi niyet ve iradelerinin bir sonucu olduğunu ve bu amellerin sorumluluğunun da sadece kendilerine ait olduğunu belirtir. Bu, sorumluluğun kişisel ve doğrudan olduğunu pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'amel' kavramının Kur'an'da 'insanın iradi olarak yaptığı ve ahirette karşılığını göreceği fiiller' anlamında merkezi bir rol oynadığını belirtir. Bu ayetteki 'ya'melûne' ifadesi, geçmiş ümmetlerin kendi iradeleriyle gerçekleştirdikleri tüm eylemleri kapsar ve bu eylemlerin sonuçlarının sadece kendilerine ait olduğunu vurgular, böylece sorumluluğun bireyselliğini öne çıkarır.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُم مَّا كَسَبْتُمْ وَلاَ تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ 252
(2/134) Tilke ümmetün kad halet* leha ma kesebet ve leküm ma kesebtüm* ve la tüs'elune amma kânu ya'melun;
* Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Bunlar bir ümmetti geçtiler, ne kazanmışlarsa onların oldu, sizde ne kazanırsanız sizin olacak, onların amellerinden size sorgu sual olunmaz, siz ancak kendi amelinizden sorumlusunuz.