Vekeżâlike ce'alnâkum ummeten vesetan litekûnû şuhedâe ‘alâ-nnâsi veyekûne-rrasûlu ‘aleykum şehîd(en)(k) vemâ ce'alne-lkiblete-lletî kunte ‘aleyhâ illâ lina'leme men yettebi'u-rrasûle mimmen yenkalibu ‘alâ ‘akibeyh(i)(c) ve-in kânet lekebîraten illâ ‘ale-lleżîne heda(A)llâhu vemâ kâna(A)llâh(u)(k) liyudî'a îmânekum(c) inna(A)llâhe bi-nnâsi leraûfun rahîm(un)
Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resul'e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Daha önce içinde durduğun Kâ'be'yi kıble yapmamız da şunun içindir: Peygamber'in izince gidecekleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım. Bu iş elbette Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok ağır gelecekti. Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
Bakara 143. ayet, İslam ümmetinin vasat oluşunu, şahitlik görevini ve kıble değişikliğinin hikmetini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, ümmetin dengeli konumu, peygamberin şahitliği ve imanın korunması gibi temel kavramlar üzerinden mesajını iletmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmet' kelimesinin 'emm' kökünden geldiğini ve 'bir şeye yönelmek, kasdetmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'ümmeten vasatan' ifadesi, bu topluluğun belirli bir hedefe, yani hakikate yönelmiş, dengeli ve örnek bir topluluk olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ümmet' kavramının Kur'an'da sadece bir halk veya milletten öte, ortak bir inanç ve misyon etrafında birleşen, ilahi bir çağrıya cevap veren özel bir topluluğu ifade ettiğini belirtir. Bakara 143'teki kullanımı, bu ümmetin diğer insanlara karşı bir şahitlik ve örnek olma sorumluluğunu taşımaktadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vasat' kelimesinin 'hayır ve adalet' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ümmeten vasatan' ifadesi, İslam ümmetinin diğer ümmetler arasında adaletli, dengeli ve seçkin bir konumda olduğunu, aşırılıklardan uzak durduğunu mecazi olarak açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vasat' kelimesinin 'en hayırlı, en adil ve en üstün' anlamlarına geldiğini vurgular. Bu bağlamda, İslam ümmetinin insanlığa örnek olacak, ifrat ve tefritten uzak, dengeli bir yol üzere olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vasat' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının sadece coğrafi bir ortayı değil, aynı zamanda ahlaki ve dini bir dengeyi, adaleti ve üstünlüğü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'vasat' olma, ümmetin hem dünya hem ahiret işlerinde dengeli bir tutum sergilemesini ve bu sayede diğer insanlara şahitlik yapabilmesini sağlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şühedâ' kelimesinin 'şahitler' anlamına geldiğini ve burada 'insanlara karşı hakikatin tanıkları' olarak yorumlanabileceğini belirtir. Ümmetin, peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri tasdik eden ve bu hakikatleri kendi yaşamlarıyla ortaya koyan bir konumda olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'şehâdet' kavramının hem 'gözlemlemek, tanık olmak' hem de 'bir şeyi tasdik etmek, doğrulamak' anlamlarını içerdiğini açıklar. Ayetteki 'şühedâe ale'n-nâs' ifadesi, ümmetin sadece hakikate tanık olmakla kalmayıp, aynı zamanda onu tasdik edip insanlara sunma sorumluluğunu da taşıdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin 'bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, tayin etmek, yaratmak' gibi geniş anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'cealnâkum ümmeten vasatan' ifadesi, Allah'ın İslam ümmetini özel bir iradeyle bu vasat konuma getirdiğini, onu seçkin kıldığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ceale' fiilinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve burada 'tayin etmek, kılmak' anlamında olduğunu açıklar. Allah'ın ümmeti vasat kılması, onların bu konumu kendi çabalarıyla değil, ilahi bir takdir ve lütuf ile elde ettiklerini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kalb' kökünün 'bir şeyi tersine çevirmek, döndürmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'men yenkalibu alâ akibeyhi' ifadesi, kıble değişikliği karşısında imandan veya peygamberin yolundan yüz çeviren, eski inançlarına geri dönen kimseleri mecazi olarak tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inkılâb' kelimesinin 'bir halden başka bir hale dönmek' anlamına geldiğini ve burada 'dinden dönmek, eski haline rücu etmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Kıble değişikliğinin, iman edenlerle imandan dönenleri ayırt eden bir sınav olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ra'fet' kelimesinin 'şiddetli merhamet, acıma' anlamına geldiğini ve 'rahmet'ten daha özel ve yoğun bir şefkati ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'innallâhe bi'n-nâsi le raûfun rahîm' ifadesi, Allah'ın kullarına karşı duyduğu derin şefkati ve onların amellerini boşa çıkarmayarak gösterdiği merhameti vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ra'fet'in 'zararı defetme' yönü ağır basan bir merhamet türü olduğunu açıklar. Bu bağlamda, Allah'ın müminlerin kıble değişikliği öncesi kıldıkları namazları boşa çıkarmayarak onlara karşı gösterdiği şefkati ve zararı giderme iradesini ifade eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
(2/143) Ve kezâlike cealnaküm ümmeten vesetan litekunu şühedae alenNasi ve yekunerRasûlü aleyküm şehiyda* ve ma cealnel kıbletelletiy künte aleyha illâ lina'leme men yettebi'urRasûle mimmen yenkalibü alâ akıbeyh* ve in kânet lekebiyraten illâ alelleziyne hedAllah* ve ma kânAllahu liyudıy'a iymaneküm* innAllahe BinNasi leRauf'un Rahîym;
* Böylece, sizler insânlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imânınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insânlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Ve böylece sizi orta ümmet kıldık;
Dengeleyici bir ümmet kıldık mânâsına, terazide iki kefe vardır ama orta yeri denge noktasıdır ve aşağı veya yukarı çıkanın ölçüsü oradan belli olur, işte ortayı gözeten veya hüküm veren bir yere sizi koyduk demek isteniyor.
İnsanların üzerine şahit olasınız diye sizi gözönünde olan bir ümmet olarak hâlkettik, Peygamberi (s.a.v) de sizin üzerinize şahit olarak kıldık, Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e vermiş olduğu en büyük lütûflardan biri de budur, orta ümmet yapması yani onu şahadet ümmeti yapması, eğer ümmet-i Muhammed en kemâlde bir ümmet olmamış olsaydı Cenâb-ı Hakk bu şahitlik hadisesini onların üzerine yapmazdı.
Geçmiş ümmetlere müslümanlar şahit olacak, çünkü onların mertebelerinden geçtikleri için onların halleri ortaya getirildiği zaman yani yapmış oldukları ibadetler ve amel defterleri ortaya getirildiği zaman, bu doğruydu bu yanlıştı diyerek onların yaptıklarına şahit olacaklar, bilirkişi hükmünde olacak ahirette ümmet-i Muhammed, bilirkişi olması içinde o hadisenin tamamına kişinin vâkıf olması lâzımdır.
Peygambere (s.a.v) kim tabi olacak diye ümmeti imtihan etmek için kıbleyi değiştirdik, bizlerin de, bizden öncekilerin de, bizden sonrakilerin de imtihanı vardır, kişi hakiki tarikatta sırat-ı müstakıym üzere hayatını sürdürüyorsa, ona sen şimdi esmâ mertebesindesin Muhammediyet mertebesi biraz dursun dendiğinde bakalım onu dinleyip itaat edecek mi, bilelim yani fiile ortaya çıksın, Peygamberlerine (s.a.v.) tabi oldular mı olmadılar mı, ahirette biz bilmiyorduk demesinler kendi fiillerini kendileri ortaya koysun bizde bunu görelim.
Bu oldukça zor bir iştir, yani Kâbe’den Kudsü Şerife dönmek zor gelir biraz ancak Allah’ın hidÂyet verdiği kimselere bu kolay gelir, Allah onların imânlarını da ziyadeleştirir.
Muhakkak ki Allah Rauf ve Rahim’dir.