Kad nerâ tekallube vechike fî-ssemâ-(i)(s) felenuvelliyenneke kibleten terdâhâ(c) fevelli vecheke şetra-lmescidi-lharâm(i)(c) vehayśu mâ kuntum fevellû vucûhekum şetrah(u)(k) ve-inne-lleżîne ûtu-lkitâbe leya'lemûne ennehu-lhakku min rabbihim(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ya'melûn(e)
(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Doğrusu, biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek, aranıp durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Haydi bakalım, yüzünü Mescidi Haram'a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rabblerinden gelen o emir haktır. Ve Allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir.
Bakara 144. ayet, kıble değişikliği emrini ve bu emrin ardındaki ilahi iradeyi ele almaktadır. Ayet, Peygamber'in (s.a.v.) göğe yönelişini, yeni kıblenin tayinini ve bu değişikliğin Ehl-i Kitap tarafından da bilinen bir hakikat olduğunu vurgular. Dilbilimsel olarak, yönelme, yüz ve kıble gibi kavramlar merkezi bir rol oynar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takallub' kelimesini bir şeyin bir halden başka bir hale dönmesi, bir yönden diğerine çevrilmesi olarak açıklar. Ayetteki 'takallube vechike' ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kıble konusunda göğe doğru tekrar tekrar yönelmesini, bir beklenti ve arayış içinde olmasını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir dönme değil, aynı zamanda kalbi bir yönelişi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takallub'u 'tahavvul' (değişme, dönüşme) olarak yorumlar. Ayetteki kullanımıyla, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kıble konusunda bir beklenti içinde göğe bakışlarının tekrarını, yani bir halden diğerine geçişini mecazi olarak ifade eder. Bu, ilahi bir işaret bekleyişinin sürekli bir eylemi olarak anlaşılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kalb' kökünün Kur'an'daki anlam derinliğini incelerken, 'takallub'un sadece fiziksel bir dönüşü değil, aynı zamanda içsel bir değişimi ve yönelişi de ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'takallube vechike', Peygamber'in (s.a.v.) kıble konusundaki içsel arayışını ve ilahi vahye olan beklentisini yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vech' kelimesinin hem fiziksel yüzü hem de bir şeyin önünü, yönünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'takallube vechike' ve 'fevelli vecheke' ifadelerinde, 'vech' kelimesi hem Peygamber'in (s.a.v.) fiziksel yüzünün göğe ve Kâbe'ye yönelmesini hem de onun tüm benliğiyle, dikkat ve teveccühüyle bu yöne dönmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vech'in bir şeyin ön tarafı olduğunu ve mecazi olarak bir şeye yönelmeyi, teveccüh etmeyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'yüzünü çevir' emri, sadece fiziksel bir dönüş değil, aynı zamanda kalbi bir yönelişi, tam bir teslimiyeti ve dikkatin o yöne odaklanmasını simgeler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'vech'in bir şeyin en şerefli ve en belirgin kısmı olduğunu belirtir. Ayetteki 'vech' kelimesi, Peygamber'in (s.a.v.) şahsiyetinin ve iradesinin bir sembolü olarak kullanılmış, kıbleye yönelişin sadece bedensel değil, aynı zamanda ruhsal bir eylem olduğunu vurgulamıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevliye' fiilinin bir şeyi bir şeye yöneltmek, çevirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'felenuvelliyenneke' ifadesi, Allah'ın Peygamber'i (s.a.v.) hoşnut olacağı kıbleye kesinlikle döndüreceğini, bu yönelişin ilahi bir emir ve takdirle gerçekleşeceğini vurgular. Buradaki 'nun' harfi, fiile pekiştirme anlamı katarak bu kesinliği güçlendirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'velâ' kökünün yakınlık ve yönelme anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'Tevliye' ise bir şeyi bir yöne doğru çevirme eylemini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın Peygamber'e (s.a.v.) yeni kıbleyi tayin ederek onu o yöne çevirme iradesini ve kudretini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'velâ' kökünden türeyen fiillerin Kur'an'da genellikle bir şeye yönelme, bir şeyi üstlenme veya bir şeyi birine havale etme anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'Felenuvelliyenneke' ifadesi, Allah'ın Peygamber'e (s.a.v.) yeni kıbleyi tayin etme ve onu bu kıbleye yöneltme eylemini, ilahi bir lütuf ve yönlendirme olarak açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kıble' kelimesini 'yönelinen cihet' olarak açıklar. Ayetteki 'kıbleten terdâhâ' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) arzu ettiği, hoşnut olacağı yönün, yani Kâbe'nin kıble olarak tayin edileceğini belirtir. Bu, sadece bir yön tayini değil, aynı zamanda Peygamber'in (s.a.v.) kalbi arzusuna ilahi bir karşılık niteliğindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıble'nin 'mukabele' (karşılıklı olma) kökünden geldiğini ve bir şeye yönelinen tarafı ifade ettiğini belirtir. Namazda yönelinen Kâbe'ye 'kıble' denmesinin sebebi de budur. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın Müslümanlara namazda yönelmeleri için belirlediği özel yönü ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kıble' kelimesinin 'istikbal' (karşılama, yönelme) anlamıyla ilişkili olduğunu ve namazda yönelinen ciheti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kıbleten terdâhâ' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) gönlünün meylettiği, arzu ettiği yönün Allah tarafından onaylanıp kıble olarak belirlendiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rıza' kelimesinin bir şeyden memnuniyet duyma, onu beğenme anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kıbleten terdâhâ' ifadesi, Allah'ın Peygamber'in (s.a.v.) arzusuna uygun bir kıble tayin edeceğini, bu kıblenin Peygamber'in (s.a.v.) gönlünü hoşnut edeceğini ifade eder. Bu, ilahi bir lütuf ve Peygamber'e (s.a.v.) verilen bir değerin göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rıza'nın bir şeyden hoşnut olma, onu kabul etme ve ona razı olma hali olduğunu açıklar. Ayetteki 'terdâhâ' fiili, Peygamber'in (s.a.v.) kalben arzu ettiği ve memnuniyet duyacağı kıblenin tayin edileceğini, bu durumun onun için bir sevinç kaynağı olacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rıza' kavramının Kur'an'da hem Allah'ın kullarından hoşnutluğunu hem de kulların Allah'tan hoşnutluğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'terdâhâ' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) kıble konusundaki içsel arayışının ve beklentisinin Allah tarafından karşılanmasıyla duyacağı memnuniyeti ve hoşnutluğu dile getirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şatr' kelimesinin 'nahv' (yön, cihet) anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şatra'l-Mescidi'l-Harâm' ifadesi, Mescid-i Haram'ın tamamına değil, onun bulunduğu yöne doğru yönelmeyi emreder. Bu, namaz kılanların Kâbe'nin tam üzerine gelme zorunluluğu olmaksızın, genel yönüne doğru dönmelerinin yeterli olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şatr' kelimesinin 'cihet' (yön) anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki emir, yüzlerin Mescid-i Haram'ın bulunduğu tarafa çevrilmesini ifade eder. Bu, coğrafi olarak uzak olanlar için Kâbe'nin tam kendisine değil, onun bulunduğu genel istikamete yönelmenin yeterli olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şatr' kelimesinin hem bir şeyin yarısı hem de bir yöne doğru gitmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şatra'l-Mescidi'l-Harâm' ifadesinde, 'şatr' kelimesi 'yön' anlamında kullanılmıştır. Bu, namazda Kâbe'nin bulunduğu genel istikamete yönelmenin yeterli olduğunu, hassas bir nokta tayininin şart olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin 'sabit ve doğru olan şey' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ennehu'l-hakku min Rabbihim' ifadesi, kıble değişikliği emrinin ve bu emrin ardındaki ilahi iradenin, Allah katından gelen kesin bir gerçek olduğunu vurgular. Ehl-i Kitap'ın da bu gerçeği bildiği ifade edilerek, bu emrin evrensel bir hakikate dayandığına işaret edilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'hak' kelimesinin 'sabit, doğru ve varlığı kesin olan şey' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, kıble değişikliği emrinin Allah'tan gelen şaşmaz bir hakikat olduğunu, bu emrin doğruluğundan ve geçerliliğinden şüphe duyulmaması gerektiğini ifade eder. Ehl-i Kitap'ın bu bilgiyi önceden bilmesi, bu hakikatin evrenselliğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da mutlak gerçekliği, ilahi vahyin doğruluğunu ve Allah'ın adaletini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ennehu'l-hakku min Rabbihim' ifadesi, kıble değişikliğinin keyfi bir emir değil, Allah'ın mutlak bilgisi ve hikmetiyle belirlenmiş, değişmez bir gerçek olduğunu vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
(2/144) Kad nera tekallübe vechike fiys Semai, felenüvelliyenneke kıbleten terdaha* fevelli vecheke şatralMescidil Haram* ve haysü ma küntüm fevellu vucuheküm şatrehu, ve innelleziyne utülKitabe leya'lemune ennehülHakku min Rabbihim* ve mAllahu Biğafilin amma ya'melun;
*(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Mutlak biz senin yüzünü semaya çevirdiğini görüyoruz, elbette seni razı olduğun kıbleye döndüreceğiz.
Yüzünüzü artık Mescidil Haram’a döndürün, bu Âyetle kişi Zat mertebesine geçmiş oluyor, yani ef’al, esmâ, sıfat mertebelerini bitirip Zat mertebesine intikâl ediyor, bunları evvela ilm’en kelime olarak bilmek gerekiyor sonra da yaşama intikal ettirmek gerekiyor.
Bu hâdise bir Berât gecesinin sabahından sonraki günde meydana gelmiştir, Berât gecesinin hakikatlerinden biri de işte budur, öğlen veya ikindi namazının esnasında bir sıra kadar bir cemaat varmış ve namaz sırasında bu Âyet gelince oldukları yerde dönmüşlerdir, böylece Kudsü Şerif kıble olarak başlanan namaz Mescidil Haram kıblesinde tamamlanmış olmaktadır.
Nerede olursanız olun artık yüzünüzü oraya döndürün,
yani Zat mertebesine döndürün.
Kendilerine kitap verilen o kimseler kesin olarak bilirler ki o Rablerinden bir Hakk’tır.
Allah onların yaptıkları amellerden gafil değildir.