Seyekûlu-ssufehâu mine-nnâsi mâ vellâhum ‘an kibletihimu-lletî kânû ‘aleyhâ(c) kul li(A)llâhi-lmeşriku velmaġribu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)
Birtakım kendini bilmez insanlar, "Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, Batı da Allah'ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir."
İnsanlar içinde bir kısım beyinsizler takımı, "Bunları bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir."
Bakara 142. ayet, kıble değişikliği üzerine Yahudilerin ve müşriklerin itirazlarını ele alırken, Allah'ın mutlak mülkiyetini ve hidayet yetkisini vurgular. Ayet, 'sefahat' (akılsızlık) ile 'hidayet' (doğru yol) arasındaki karşıtlığı dilbilimsel olarak derinleştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sefih' kelimesini 'hafiflik, akıl ve görüş noksanlığı' olarak tanımlar. Malını israf eden kişiye de sefih denir, çünkü malını doğru kullanma aklından yoksundur. Ayetteki 'süfehâ' ise, kıble değişikliğinin hikmetini kavrayamayan, akıl ve idrakleri zayıf olan kimseleri ifade eder. Onlar, Allah'ın emrindeki derin anlamı idrak edemezler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'süfehâ' kelimesini 'cahiller' ve 'akılsızlar' olarak açıklar. Kıble değişikliğine itiraz edenlerin, bu ilahi emrin ardındaki hikmeti ve Allah'ın kudretini anlamaktan aciz olduklarını, dolayısıyla akıl ve idrak bakımından eksik olduklarını belirtir. Onların bu itirazları, akılsızlıklarının bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sefih' kavramını Kur'an'ın ahlaki terminolojisi içinde 'akılsızlık, cahillik ve doğruyu yanlıştan ayırt edememe' olarak inceler. Bu ayetteki 'süfehâ', sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda ilahi iradeye karşı çıkma ve hikmeti kavrayamama gibi ahlaki bir kusuru da içerir. Onlar, Allah'ın emrine karşı çıkan 'akılsız' bir zümreyi temsil ederler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'velâ' fiilinin 'yüzünü bir yöne çevirmek' veya 'bir şeyi bir yöne döndürmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'vellâhum', Allah'ın emriyle kıblenin Kâbe'ye doğru çevrilmesini, yani Müslümanların yönünün değiştirilmesini ifade eder. Bu, ilahi bir yönlendirme ve emirdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velâ' kökünün 'yakınlık' ve 'bir şeyin peşinden gelmek' anlamlarını taşıdığını, ancak 'tevliye' (yüz çevirme) babında kullanıldığında 'yüzünü bir yöne döndürmek' manasına geldiğini açıklar. Burada, Allah'ın Müslümanların kıblesini Beyt-i Makdis'ten Kâbe'ye çevirmesi kastedilmektedir. Süfehâ'nın sorusu da bu ilahi yönlendirmeye yöneliktir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tevliye' fiilinin 'bir şeyi başka bir şeye yöneltmek' veya 'bir şeyden yüz çevirip başka bir şeye dönmek' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'vellâhum', Allah'ın emriyle Müslümanların yöneldiği kıblenin değiştirilmesi, yani onların yüzlerinin yeni bir yöne döndürülmesi eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıble' kelimesinin 'yönelinen taraf' anlamına geldiğini ve namazda yüzün döndürüldüğü cihet için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kıbletihim', Yahudilerin ve ilk Müslümanların namazda yöneldikleri Beyt-i Makdis'i ifade eder. Süfehâ'nın itirazı, bu kutsal yönün değiştirilmesine yöneliktir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kıble' kelimesini 'yönelinen yer' olarak açıklar. Bu ayette, Müslümanların daha önce yöneldiği ve Yahudilerin de yöneldiği Beyt-i Makdis'i ifade eder. Kıble, sadece coğrafi bir yön değil, aynı zamanda dini bir sembol ve aidiyet göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kıble' kavramının Kur'an'da 'yönelme, karşılama ve bir şeye doğru dönme' anlamlarını taşıdığını vurgular. Ayetteki 'kıbletihim', Müslümanların dini ibadetlerinde yöneldikleri kutsal mekanı ifade eder ve bu yönün değişimi, hem dini hem de toplumsal bir dönüşümü simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şark' kökünün 'güneşin doğması' anlamına geldiğini ve 'meşrık' kelimesinin de 'güneşin doğduğu yer' yani doğu ciheti olduğunu belirtir. Ayette 'Allah'ındır' ifadesiyle birlikte kullanılması, Allah'ın tüm yönlerin ve dolayısıyla tüm evrenin sahibi olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'meşrık' kelimesinin 'güneşin doğuş yeri' olduğunu ve bu kelimenin Kur'an'da tekil ve çoğul olarak kullanıldığını ifade eder. Burada tekil olarak kullanılması, genel anlamda doğu cihetini kapsar ve Allah'ın mülkiyetinin sadece belirli bir yönle sınırlı olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğarb' kökünün 'güneşin batması' anlamına geldiğini ve 'mağrib' kelimesinin de 'güneşin battığı yer' yani batı ciheti olduğunu açıklar. 'Meşrık ve mağrib Allah'ındır' ifadesi, Allah'ın tüm yönlerin ve dolayısıyla tüm kainatın mutlak sahibi olduğunu ve dilediği yöne yöneltme kudretine sahip olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mağrib' kelimesini 'güneşin battığı yer' olarak tanımlar. Ayette 'meşrık' ile birlikte zikredilmesi, Allah'ın mülkiyetinin ve hükümranlığının evrensel olduğunu, belirli bir yön veya coğrafya ile sınırlı olmadığını vurgular. Bu, kıble tartışmasına verilen ilahi bir cevaptır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hedâ' fiilinin 'lütuf ve incelikle doğru yola iletmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yehdî', Allah'ın dilediği kimselere doğru yolu, yani İslam'ı ve onun hükümlerini göstermesi, onları hakikate ulaştırmasıdır. Kıble değişikliği de bu ilahi hidayetin bir parçasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramını Kur'an'ın temel dini kavramlarından biri olarak inceler ve 'doğru yolu bulma, Allah tarafından doğru yola iletilme' olarak tanımlar. Bu ayette 'yehdî men yeşâ' (dilediğini hidayet eder) ifadesi, hidayetin tamamen Allah'ın iradesine bağlı olduğunu ve O'nun mutlak kudretini gösterir. Kıble değişikliğinin hikmetini anlamak da bu hidayetin bir sonucudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hedâ' fiilinin 'yol göstermek, rehberlik etmek' anlamlarının yanı sıra, 'doğruya ulaştırmak' ve 'hakikati idrak ettirmek' gibi derin anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yehdî', Allah'ın insanları sadece fiziksel bir yöne değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki olarak doğru yola iletme kudretini ifade eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
سَيَقُولُ السُّفَهَاء مِنَ النَّاسِ مَا وَلاَّهُمْ عَن قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُواْ عَلَيْهَا قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَن يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
(2/142) Seyekulüssüfehaü minenNasi ma vellahüm an kıbletihimülletiy kânu aleyha* kul Lillahil meşriku velmağrib* yehdiy men yeşau ila sıratın müstekıym;
* Birtakım kendini bilmez insânlar, “Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.” Sefih, kötü kimselerden bazıları dediler ki, kıblenizi siz ne için değiştirsiniz.?
Müslümanlar beş vakit namaz farz olmazdan evvel sabah akşam Kâbe’ye doğru namaz kılyorlardı, sonra namaz farz olunca kıble Kudüs’e döndürüldü fakat Efendimiz (s.a.v) önüne Kâbe’yi alıp Kudüs’e doğru namaza duruyormuş, Medineye hicret edilince bu imkân corafi olarak mümkün olmuyor ama, gönlünden hep kendi kıblesine dönme arzusu geçiyormuş.
Sefih kimselerden maksat Hakkikat-i İlâhiyyeyi idrak edemeyen kimseler, eğer bu hadise olmasaydı insânların bir anda müslüman olmaları mümkün olmayacaktı, evvelâ bir insânın İbrâhîmiyyet mertebesinde yani ef’al mertebesin de kıblesi Kâbe’dir, fakat esmâ mertebesine yükseldiği zaman “Mûseviyyet-kelâmi-ilmi tenzîh” hakika-tini idrak etmesi lâzımdır, buraya geldiğinde onun kıblesi zâhiri olarak her ne kadar Kâ’be olsa da öz hakikati olarak Kudûs’tür, yani Mescidil Aksa ve sıfat mertebesi itibarıyla yine oraya dönülür, çünkü Kudûsü Şerif, Kudûs mukaddes yer demektir, yani İlâhi varlığın kudsû, mukaddes olan halidir, ama ne zamanki bu mertebeleri de aşıyor kişi, ancak o zaman gerçek kıblesine yani Zat mertebesine dönmüş olabiliyor, eğer bu mertebeleri yaşamamış olsa idi Zat mertebesinin hakikatini de idrak edemez idi.
Zahir olarak şeriat mertebesin de bu mertebeleri idrak edemediğimizden zannediyoruz ki hakiki müslüman olduk ve yüzümüzü Kâ’be’ye döndük oysa yüzümüz farkında olmadan nefsimize dönüktür.
Onlara şöyle de ki, doğuda batıda Allah’ındır.
O kimi dilerse doğru yol üzere hidÂyet eder, bu meselelere bir ef’al mertebesinden bakmak vardır bir de Zat mertebesinden bakmak vardır.
Bu hususta daha geniş bilgi (Feth Sûresi) isimli kitaımızda mevcuttur dileyen oraya bakabilir.