Ve-iżâ seeleke ‘ibâdî ‘annî fe-innî karîb(un)(s) ucîbu da'vete-ddâ'i iżâ de'ân(i)(s) felyestecîbû lî velyu/minû bî le'allehum yerşudûn(e)
Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.
Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.
Bakara 186. ayet, Allah'ın kullarına yakınlığını, dualara icabetini ve kullarından da kendisine icabet etmelerini ve iman etmelerini vurgular. Ayet, Allah-kul ilişkisinin temel dinamiklerini, özellikle dua ve iman ekseninde ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'se'ele' fiilini bir şeyin hakikatini araştırmak, bilgi edinmek veya bir ihtiyacı gidermek için talepte bulunmak olarak açıklar. Ayetteki 'sana Beni sorarlarsa' ifadesi, kulların Allah'ın varlığı, sıfatları veya kendilerine olan yakınlığı hakkında bilgi edinme arayışını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'se'ele' fiilinin mecazi olarak bir şeyin durumunu öğrenmek anlamında kullanılabileceğini belirtir. Burada kulların Allah'ın kendilerine olan muamelesini, özellikle de dualarına icabet edip etmeyeceğini merak etmeleri söz konusudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'karîb' kelimesini mekânsal yakınlığın yanı sıra, manevi yakınlık ve erişilebilirlik anlamında da kullanır. Ayetteki 'Ben şüphesiz onlara yakınım' ifadesi, Allah'ın kullarının dualarını işittiğini ve onlara karşılık vermeye hazır olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kurb' (yakınlık) kavramının Allah'ın mutlak aşkınlığına rağmen kullarıyla olan doğrudan ve kişisel ilişkisini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'karîb' kelimesi, Allah'ın kullarının çağrılarına anında cevap verecek kadar onlara yakın olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kurb'un hem hissi (mekânsal) hem de manevi (sıfatlar ve fiillerle) olabileceğini açıklar. Allah'ın 'karîb' olması, O'nun ilmiyle, kudretiyle ve rahmetiyle kullarına her an şahit ve müdahil olduğunu, dualarına icabet etmeye muktedir olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'icâbe' fiilini bir çağrıya veya talebe olumlu karşılık vermek, cevap vermek olarak tanımlar. Ayetteki 'duasını kabul ederim' ifadesi, Allah'ın samimi bir şekilde dua eden kulunun dileğini yerine getireceğini veya ona en hayırlı şekilde karşılık vereceğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'icâbe'nin hem sözlü hem de fiili karşılık vermeyi içerdiğini ifade eder. Allah'ın dualara icabet etmesi, bazen istenilenin aynen verilmesi, bazen daha hayırlısının verilmesi, bazen de bir kötülüğün giderilmesi şeklinde tecelli edebilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'da'vet' kelimesini bir şeyi istemek, çağırmak veya bir şeye yönelmek olarak açıklar. Ayetteki 'duasını kabul ederim' ifadesi, kulun Allah'tan yardım, mağfiret veya bir ihtiyacının giderilmesini talep etmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'du'a'nın hem sözlü hem de fiili bir çağrı olduğunu belirtir. Sözlü dua, Allah'tan bir şey istemek; fiili dua ise bir amelle Allah'a yönelmektir. Ayetteki 'duasını kabul ederim' ifadesi, kulun kalpten ve samimiyetle yaptığı her türlü yakarışı kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dua' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, sadece istemeyi değil, aynı zamanda Allah'a yönelmeyi, O'na ibadet etmeyi ve O'ndan yardım dilemeyi de içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'da'vet', kulun Allah'a olan bağımlılığını ve O'na sığınmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'istecâbe' fiilini bir çağrıya veya talebe karşılık vermek, icabet etmek olarak açıklar. Ayetteki 'davetimi kabul edip Bana inansınlar' ifadesi, Allah'ın kullarından kendisine itaat etmelerini, emirlerine uymalarını ve O'nun dinine girmelerini talep ettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istecâbe'nin 'cevap verdi' anlamında kullanıldığını ve burada Allah'ın kullarından kendisine yönelttiği davete olumlu yanıt vermelerini, yani iman ve itaat etmelerini ifade ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın kullarına olan icabetine karşılık, kulların da Allah'a icabet etmesi gerekliliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rüşd' kelimesini doğru yolu bulmak, hidayete ermek, olgunlaşmak ve akıllıca davranmak olarak tanımlar. Ayetteki 'doğru yolda yürüyenlerden olsunlar' ifadesi, Allah'a icabet edip iman edenlerin dünya ve ahirette doğru yolu bulacaklarını, hidayete ereceklerini ve kurtuluşa ulaşacaklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rüşd' kavramının Kur'an'da genellikle 'ğayy' (sapıklık) kavramının zıttı olarak kullanıldığını ve doğru yolu, hakikati bulmayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'yerdüşdûn' kelimesi, Allah'ın davetine icabet etmenin ve O'na imanın, bireyi sapıklıktan kurtarıp doğru yola ileteceğini vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
(2/186) Ve iza seeleke ıbadiy anniy feinniy kariyb* uciybu da'vetedda'ı iza deani, felyesteciybu liy vel yu'minu Biy leallehüm yerşudun;
* Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana imân etsinler.
Ey Habibim kullarım senden Beni sordukları zaman, muhakkak ki Ben onlara yakınım de, Rahmân’ın, Kahhar’ın, Fettah’ın kulları değil Allah’ın kulları deniyor, Ben bunlara yakınım demesi, Zat mertebesinde onlara o kadar yakın ki, onlardan ayrı değilim, ancak buradaki zuhurlarımız sebebiyle birer elbise giydiğimizden biraz uzak kalmış gibiyiz, ama Ben onlara çok yakınım diyor, özleri mahiyetleri itibarıyla, Beni çağırdıkları zaman Ben onlara icabet ederim, yani Bana dua ettikleri zaman Ben onların dualarına uyarım, Allah’ın sözü bu, daha ötesi var mı?
Efendim istedim istedim bir türlü olmadı deniliyor, ya duan da bir yanlışlık var ya da istediğin şeyin sana verilmesinin zamanı gelmemiştir, eğer o anda istediğin şeyi Cenâb-ı Hakk sana vermiş olsa istediğin duan da zamanlaman yanlış olabilir o sana zarar verir, o zaman sabırla bekleyeceksin ama yürekten istenecek, hakkıyla istenecek, sadece lisandan söylersen o zaten ulaşmıyor demektir.
O halde sende Bana icabet et yani , Ben ona icabet ederim ama o da Bana icabet etsin deniyor şartı budur, yani Benim tekliflerime uysun Ben de ona istediğini vereyim, Allah’ın seni sevdiğinin ölçüsü, sen O’nu ne kadar seviyorsan O’da seni o kadar seviyordur, peygamberine muhabbetin ne kadarsa onun da muhabbeti sana o kadardır.
Ve Bana imân et, işte bu yoldan umulur ki reşit olursun, fizik olarak buluğ çağına gelince insân reşit oluyor, bu et kemiğin rüştü sen istesende istemesende
belli bir süre içerisinde o rüşte ulaşıyor beden, ama esas rüşt mânâ âlemindeki rüşte ulaşmaktır, reşîd olmak, bu da akl-ı külle ulaşmakla aklını en güzel şekilde kullanmakla mümkün olabilmektedir.