Vekâtilû fî sebîli(A)llâhi-lleżîne yukâtilûnekum velâ ta'tedû(c) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lmu'tedîn(e)
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.
Bakara 190. ayet, savaşın meşruiyetini ve sınırlarını belirleyen önemli bir hükümdür. Ayet, savaşın yalnızca savunma amaçlı ve Allah yolunda olması gerektiğini vurgularken, aşırıya kaçmaktan ve haddi aşmaktan sakınmayı emreder. Temel kavramlar, savaşın amacı, sınırı ve aşırılığın men edilmesi etrafında şekillenir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'katl' kelimesinin ruhu bedenden ayırmak olduğunu belirtir. 'Mukatele' ise iki taraf arasında savaşmak, birbirini öldürmeye çalışmak demektir. Ayetteki 'kâtilû' fiili, müfâale babından olup, karşılıklı bir eylemi, yani düşmanla savaşmayı ifade eder. Bu bağlamda, düşmanın saldırısına karşılık verme ve Allah yolunda mücadele etme emrini taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kâtilû' fiilini, 'sizinle savaşanlara karşı savaşın' şeklinde açıklar. Bu, savaşın ancak düşmanın saldırısına bir karşılık olarak meşru olduğunu ve pasif bir tutumdan ziyade aktif bir savunmayı gerektirdiğini gösterir. Ayetteki kullanım, savaşın bir misilleme ve savunma eylemi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cihad' kavramının temelinde 'k-t-l' kökünün yattığını ve bunun sadece fiziksel savaşla sınırlı olmadığını, aynı zamanda Allah yolunda her türlü çabayı kapsadığını belirtir. Ancak bu ayetteki 'kâtilû' doğrudan fiziksel savaşı ifade eder ve 'Allah yolunda' (fî sebîlillâh) ifadesiyle bu savaşın amacının sadece dinî ve ahlaki bir gaye taşıdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebîl' kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve hem maddi hem de manevi yollar için kullanıldığını belirtir. 'Fî sebîlillâh' ifadesi ise, Allah'ın rızasını kazanmak, O'nun dinini yüceltmek ve emirlerini yerine getirmek amacıyla yapılan her türlü eylemi kapsar. Bu ayetteki savaşın, kişisel çıkar veya intikam için değil, sadece Allah'ın belirlediği sınırlar içinde ve O'nun davası uğruna yapılması gerektiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sebîl' kelimesinin geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'Allah yolu' tabirinin, Allah'a ulaştıran her türlü hayırlı işi ifade ettiğini belirtir. Savaş bağlamında ise, bu yolun, İslam'ın korunması, zulmün engellenmesi ve adaletin tesisi gibi yüce amaçları içerdiğini vurgular. Dolayısıyla, ayetteki savaşın meşruiyetini ve kutsallığını bu 'sebîl' kavramı belirler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sebîl' kelimesinin Kur'an'da sıkça kullanıldığını ve 'Allah yolu' ifadesinin, Allah'ın emirlerine uygun, O'nun rızasını hedefleyen her türlü eylemi kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'fî sebîlillâh' ifadesi, savaşın amacını ve motivasyonunu net bir şekilde ortaya koyar; savaş, kişisel veya dünyevi çıkarlar için değil, yalnızca ilahi bir gaye için yapılmalıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'i'tidâ' kelimesinin 'haddi aşmak, sınırı geçmek' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'lâ ta'tedû' ifadesi, savaşta bile olsa, düşmana karşı aşırıya kaçmamayı, masumları öldürmemeyi, ağaçları kesmemeyi ve genel olarak İslam hukukunun belirlediği savaş ahlakına riayet etmeyi emreder. Bu, savaşın bile belirli kurallar ve sınırlar içinde yapılması gerektiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'udvân' kelimesinin 'zulüm ve haksızlık' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'lâ ta'tedû' emri, savaşta dahi olsa, düşmana karşı haksızlık yapmaktan, zulmetmekten ve meşru sınırların dışına çıkmaktan sakınmayı gerektirir. Bu, İslam'ın savaş hukukunda adaleti ve merhameti ön planda tuttuğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'i'tidâ' fiilinin, bir şeyin sınırını aşmak ve haddi tecavüz etmek olduğunu açıklar. Bu ayetteki yasaklama, savaşın meşruiyetine rağmen, düşmana karşı gereksiz şiddet kullanmaktan, anlaşmaları bozmaktan veya savaşmayan sivillere saldırmaktan kaçınmayı emreder. Allah'ın aşırı gidenleri sevmemesi, bu tür eylemlerin ilahi rızaya aykırı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mu'tedî' kelimesinin 'haddi aşan, zulmeden' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'el-mu'tedîn' ifadesi, savaşta veya barışta olsun, Allah'ın belirlediği sınırları aşan, haksızlık yapan ve zulmeden kimseleri kapsar. Allah'ın onları sevmemesi, bu tür davranışların ilahi gazabı celbettiğini ve İslam ahlakıyla bağdaşmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'i'tidâ' kelimesinin 'haddi aşmak' olduğunu ve 'mu'tedî'nin de bu sınırı aşan kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Allah aşırı gidenleri sevmez' ifadesi, savaşta bile olsa, düşmana karşı ölçülü ve adil davranmanın önemini vurgular. Bu, İslam'ın savaş hukukunda bile adaleti ve merhameti temel ilke olarak benimsediğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'zulüm' ve 'i'tidâ' gibi kavramların, ilahi düzene karşı gelmek ve belirlenen sınırları aşmak anlamında kullanıldığını belirtir. 'El-mu'tedîn' ifadesi, sadece savaşta değil, genel olarak hayatın her alanında haddi aşan, adaletsiz davranan ve ilahi emirlere uymayan kişileri tanımlar. Allah'ın onları sevmemesi, bu tür davranışların İslam'ın temel ahlaki değerleriyle çeliştiğini gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ
(2/190) Ve katilu fiy sebiylillahilleziyne yukatiluneküm ve la ta'tedu* innAllahe la yuhıbbul mu'tediyn;
* Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Sizi öldürenleri sizde öldürün, yan çizmeyin, Allah yan çizenleri yani görevini hakkıyla yapmayanları sevmez, bu Âyet her ne kadar zâhirî savaştan bahsediyorsa da, bugün belirtilen şekilde savaş yoksa, bu Âyet düşüyormu hükümden değil tabi, müslümanın savaşı her zaman vardır, nefsiyle vardır, çevreyle vardır, duygularıyla vardır,
müslümanın savaşı biter mi hiç, çünkü nefis ona sürekli saldırıyor, ne kadar onu terbiye etsede o hep saldırıyor mutlaka bir boşluğunu arıyor ve oradan saldırıyor.
Allah yolunda öldürünüz, nefsinizin menfaati için değil, seni Allah yolunda engelleyen şeyleri ortadan kaldır, en azından kenara at, eğer sen onu öldürmezsen o seni öldürecek, bu bir gerçek, biraz boş bıraktığımız anda kendimizi o neyse bize karşıdan saldıran, nefsimiz hangi yönden saldırıyorsa saldıracak öldürecek yani o kısmı, ama işte bizim ona mâni olup bizim onu öldürmemiz gerekiyor, Allah yolunda, bu işi hafife almayın, bakın kim size doğru yönelmiş hakkınızı gasp etmek istiyor, onu hemen önünüzden çekin diyor, sınırlama yok, şimdi biraz fazla olacak ama, ana, baba, eş, kardeş, mal, mülk, dünya ne varsa sizi Hakk’tan ayıran bunların hepsini kenara çekmek gerekiyor, tabi burada ölüm kadar şiddetli şeyler olmazda, en azından mâni olmayacak hale getirmek lâzımdır en azından ikna ederek, önünden çekildiği zaman, o işte ölü hükmündedir, mâni olmadığı takdirse yaşasın, onun zararı Hakk yolunda sana mani olduğu içindir, belki uzun süreler çekemezsin ama o istikamette olacaksın en azından ve neticede onu sevdirerek o kendisi çekilecek zaten işte bu da bir mücadele, bu da bir öldürme hükmündedir. Bir bakıma öldürmeden kasıt, hükümsüz bırakmaktır.