Yes-elûneke ‘ani-l-ehille(ti)(s) kul hiye mevâkîtu linnâsi velhacc(i)(k) veleyse-lbirru bi-en te/tu-lbuyûte min zuhûrihâ velâkinne-lbirra meni-ttekâ(k) ve/tu-lbuyûte min ebvâbihâ(c) vettekû(A)llâhe le'allekum tuflihûn(e)
Sana, hilalleri soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah'a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için de, hac için de vakit ölçüleridir. Bununla beraber iyilik, evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat iyiliğe eren, kötülükten korunan kimsedir. Evlere kapılarından gelin, Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.
Bakara 189. ayet, hilallerin işlevi ve cahiliye dönemi uygulamalarından biri olan evlere arkadan girme geleneği üzerinden 'birr' (iyilik) kavramını yeniden tanımlar. Ayet, takva ile iyilik arasındaki ilişkiyi vurgulayarak, ibadetlerin ve toplumsal davranışların özündeki hikmeti dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hilâl, ayın ilk gecelerinde görünen ince halidir. İsmini, insanlar onu gördüklerinde seslerini yükseltmelerinden (istihlâl) alır. Ayetteki 'el-ehille' çoğulu, ayın farklı evrelerini ve bu evrelerin zaman belirleyici fonksiyonunu ifade eder. İnsanların zamanı, ibadet vakitlerini ve özellikle haccı belirlemede kullandıkları bir ölçüt olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hilâl, ayın ilk göründüğü zamandır. Ayetteki kullanımı, insanların vakitlerini ve hac gibi belirli ibadetlerini bu hilallere göre tayin etmelerini mecazi olarak ifade eder. Hilaller, zamanın başlangıcı ve sonu için birer alamettir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'hilâl' kavramının Kur'an'da sadece astronomik bir olgu olmaktan öte, toplumsal ve dini hayatın düzenleyicisi olarak işlev gördüğünü belirtir. Cahiliye Arapları için de önemli olan hilaller, Kur'an'da 'mevâkît' (vakit ölçüleri) olarak tanımlanarak, onların kozmik düzen içindeki pratik değerine vurgu yapılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mevâkît, 'vakit' kelimesinin çoğuludur ve bir işin yapılması için belirlenmiş zaman dilimlerini ifade eder. Ayette 'hilallerin insanlar ve hac için mevâkît olduğu' belirtilerek, hilallerin dini ve dünyevi işlerin zamanlamasında birer takvim görevi gördüğü vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mevâkît, bir şeyin vaktinin tayin edildiği yer veya zamandır. Hilallerin mevâkît olması, insanların oruç, hac gibi ibadetlerinin başlangıç ve bitiş zamanlarını, ayrıca günlük işlerini bu gök cisimlerine göre ayarlamalarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mevâkît' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, zamanın sadece geçip giden bir olgu olmadığını, aynı zamanda belirli eylemlerle ilişkilendirilmiş, anlam yüklü dilimler olduğunu gösterdiğini belirtir. Hilaller, bu anlam yüklü zaman dilimlerinin pratik göstergeleridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Birr, geniş kapsamlı bir iyilik ve itaat kavramıdır. Allah'a karşı itaat, insanlara karşı iyilik ve doğruluk gibi tüm güzel hasletleri içerir. Ayette, evlere arkadan girme gibi cahiliye adetlerinin 'birr' olmadığı, asıl 'birr'in takva olduğu belirtilerek, iyiliğin şekilden ziyade özde aranması gerektiği vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Birr, Allah'a itaat ve hayır işlerinde genişliktir. Ayetteki 've leyse'l-birru bi-en te'tû'l-buyûte min zuhûrihâ' ifadesi, cahiliye dönemindeki batıl bir adetin 'birr' kapsamına girmediğini, gerçek iyiliğin Allah'tan sakınmak (takva) olduğunu açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'birr' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve sadece ahlaki bir erdem olmanın ötesinde, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yapılan her türlü hayırlı eylemi kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımı, 'birr'in dışsal ritüellerden ziyade içsel bir takva haliyle ilişkili olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva, bir şeyi zararlı şeylerden korumak anlamına gelir. Dini bağlamda ise, nefsi günahlardan korumak, Allah'ın azabından sakınmak demektir. Ayette 'velâkinne'l-birra men ittekâ' ifadesiyle, gerçek iyiliğin, Allah'ın emirlerine riayet ederek ve yasaklarından kaçınarak kendini koruyan kişinin hali olduğu belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Takva, Allah'ın azabından sakınmak için O'na itaat etmektir. Ayetteki 'men ittekâ' ifadesi, iyiliğin kaynağının ve ölçütünün takva olduğunu gösterir. Yani, iyilik, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmekle eş anlamlıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'takva'nın Kur'an'ın temel kavramlarından biri olduğunu ve Allah'a karşı duyulan derin saygı, korku ve sorumluluk bilincini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'birr' ile 'takva' arasındaki doğrudan ilişki, Kur'an'ın ahlaki sisteminde takvanın merkezi rolünü pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Felâh, kurtuluş ve başarıya ulaşmak demektir. Dünya ve ahiret saadetini kapsar. Ayette 'leallekum tuflihûn' ifadesi, Allah'tan sakınmanın (takva) nihai sonucunun kurtuluş ve başarı olduğunu, yani takvanın insanı hem dünyada hem de ahirette muradına ulaştıracağını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Felâh, istenilen şeye ulaşmak ve korkulan şeyden kurtulmaktır. Ayetteki kullanımı, takvanın bir sonucu olarak vaat edilen bir mükafattır. Bu, takva sahibi olmanın sadece dini bir görev değil, aynı zamanda pratik bir fayda ve nihai bir başarı getireceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'felâh' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek ve ebedi kurtuluşa ermek anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'tuflihûn' ifadesi, takvanın sadece bireysel bir erdem olmaktan öte, toplumsal ve uhrevi bir kurtuluşun anahtarı olduğunu gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
(2/189) Yes'eluneke anil ehilleti, kul hiye mevakıytu linNasi velHacc* ve leysel birru Bi en te'tül buyute min zuhuriha ve lakinnel birra menitteka* ve'tül buyute min ebvabiha* vettekullahe lealleküm tüflihun;
* Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar, insânlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah’a karşı gelmekten sakınan) insânın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Ey Habibim senden hilâli soruyorlar, De ki, insânların vakitlerini bilmesi ve hac vakitlerini bilmesi içindir, zâhiren böyledir.
Gökyüzünün üç varlığı yıldız, ay ve güneş, bunlar nedir üzerimizde ne tesirleri vardır ve ifadeleri nelerdir, bunları bilmemiz lâzım.
Yıldız bir mânâda bizim nefsâni varlığımızdır, nefs yıldızı, “ven necmi iza heva” (53/1) da bahsedilen bizim nefis yıldızımızdır, işte nefis yıldızı bizde olduğu sürece aya yönelmemiz mümkün değildir, çünkü beşeriyyet yıldızı bizi aydınlattığından, ışığı bizi ihata etmiş olduğundan, ay tutulmuş olmaktadır, ışıyamıyordur, evvelâ bu beşeriyyet yıldızının perdelenmesi ve söndürülmesi lâzım’dır, veya
yerinden indirilmesi lâzımdır ki; insân yıldızdan sonra gelen ay’dan nurunu almaya başlasın, yani Hakkikat-i Muhammedi’den faydalanmaya başlasın, aksi halde her yaptığı iş, ibadet dahi olsa nefsinden kaynaklanan iş hükmündedir yani yıldızından çünkü insân kendi yıldızından başka şeye itibar etmez yani nefsaniyetinden başka şeye itibar etmez ta ki bunun eğitimini alıncaya kadar, işte yapılması lâzım gelen şey beşeri yıldızını aslında İlâh-î yıldıza çevirmek, İlâh-î yıldıza çevirdikten sonra da orada kalmaz ilerisini ister, oradan da ay’a ulaşır, işte oraya ulaşana ait bu Âyet, yıldızından kurtulduktan sonra bu hilâl, bu ay nedir diye sormaya başlıyor ama kendisinde beşeriyet yıldızı ışıdığı sürece aya ulaşamadığı için onunla ilgilenemez, sormaz yani Hakkikat-i Muhamme-diyye’yi araştırmaz, dilinde, lisânında Muhammed(s.a.v) kelimesi vardır ama lâfzî’dir, Allah kelimesi nasıl ağzımızda lâfzî olduğu gibi Muhammed kelâmı da öyle ağzımızda lafzidir.
Yıldızlığı bir tarafa çektiğimiz zaman, bakın vakitlerdir deniyor o bize hakikat seyrimizdeki vakitleri gösteriyor, işte ne zaman ki içimizde yavaş yavaş Nûr-u Muhammed-î doğmaya başlıyor o zaman bizim vakitlerimiz zuhura çıkmaya başlıyor yani seyrimiz faaliyetlerimiz meydana çıkmaya başlıyor, ama bunun olması içinde Regaib gecesi gerekiyor, Regaib gecesinden sonra Mevlüd gecesi, işte Mevlüd gecesi bu hilâlin doğması hükmündedir, sonra o hilal yavaş yavaş genişliyor, bedir halini alıyor sonra yavaş yavaş yine eski haline dönüyor ama o bedir halini muhafaza ettiği için kişi oradan güneşe geçiyor, bedir yavaş yavaş çekiliyor önünden çünkü artık güneşten ışığını almaya başlıyordur, yani Hakkikat-i İlâhiyye’ye ulaşıyor, İbrâhîm (a.s.) ın mağaradan çıkıpta bunları anlatması bu mertebenin ifadeleri ve bunların zâhiri ifadelerinden bâtınına geçerek, son olarak İbrâhîm (a.s.) ın dediği gibi “benim gerçek Rabbim bunları var edendir” diyerek tahkiki imâna ulaşılıyor ve hayatının diğer safhalarında bunun yaşantısı kendisinde zuhura çıkıyordur.
Ve haccı yani işin kemâlatı belirtilmektedir.
(Necm-yıldız) hakkında daha geniş bilgi (53 Necm-yıldız Sûresi) (2/37) nolu kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.
İyilik evlerinize arkalarından girmek değildir, ancak iyilik sakınmakla olur, siz kendinizi ebrar’dan zannediyor-sunuz ama kapıdan girme denildiği halde siz arkadan giriyorsunuz, bu berr iyilik değil, ancak berr ittika ile olur yani içeriye girme dediyse, hiçbir taraftan girme.
Yani türlü, türlü nefsâni düşüncelerle kendi beden evinize yanlış yollardan girmeyin, girerseniz kapısından girin, beden mülkünün kapısı kulaktır, ama ilim malının kapısıdır, yani beden malına girecek ilmin kapısı kulaktır, ama buraya nefsâni yönden başka kapılardan da giriş vardır, o da bir çok yerden, sadrından olur, beyninden olur, hislerinden olur, gözlerinden olur, işte Âyeti Kerîm’e bunu belirtiyor, varlığınıza, beden mülkünüze, kapının dışından başka yerden bir şey girmesin. Böylece Allah’tan ittika edin felâh bulursunuz.