Ve-iż eḣażnâ mîśâkakum lâ tesfikûne dimâekum velâ tuḣricûne enfusekum min diyârikum śumme akrartum veentum teşhedûn(e)
Hani, "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız" diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hala şahitlik etmektesiniz.
Yine bir zamanlar mîsakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmıyacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz.
Bakara Suresi'nin 84. ayeti, İsrailoğulları'ndan alınan önemli bir ahdi ve bu ahdin temel hükümlerini ele almaktadır. Ayet, kan dökme ve yurtlarından çıkarma yasağı gibi temel insani ve toplumsal değerleri vurgulayarak, bu ahdin ciddiyetini ve şahitler huzurunda kabul edildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mîsâk (مِيثَاق), 'veseka' (وثق) kökünden türemiş olup, bir şeyi sağlamlaştırmak, güvenilir kılmak anlamına gelir. Kur'an'da genellikle Allah ile kulları arasındaki sağlam ahitler için kullanılır ve bu ayette de İsrailoğulları'ndan alınan, uyulması gereken kesin bir sözleşmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mîsâk (مِيثَاق), 'ahd' (عهد) ile eş anlamlıdır ve burada Allah'ın İsrailoğulları'ndan aldığı, kan dökmemeleri ve birbirlerini yurtlarından çıkarmamaları yönündeki kesin emri ve taahhüdü ifade eder. Bu, mecazi olarak bir 'yemin' veya 'söz' olarak da anlaşılabilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mîsâk (مِيثَاق) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah ile insan arasındaki 'kontrat' veya 'antlaşma' anlamında kullanılır. Bu ayetteki mîsâk, İsrailoğulları'nın toplumsal düzenini ve ahlaki değerlerini korumaya yönelik, Allah tarafından konulmuş temel bir yasal çerçeveyi temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tesfikûn (تَسْفِكُونَ), 'sefeke' (سفك) fiilinden türemiştir ve kanı akıtmak, dökmek demektir. Ayetteki 'kanınızı dökmeyin' ifadesi, birbirinizi öldürmeyin, canınıza kıymayın anlamındadır ve bu, İsrailoğulları'na yönelik temel bir yaşam hakkı koruma emridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sefk (سفك), bir sıvıyı, özellikle kanı akıtmak, dökmek anlamına gelir. Kur'an'da bu fiil, genellikle haksız yere cana kıymayı, cinayet işlemeyi ifade eder ve bu ayette de İsrailoğulları'nın birbirlerine karşı şiddet kullanmalarının yasaklandığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sefk (سفك) kelimesi, Kur'an'da kanın akıtılması eylemini ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, sadece fiziksel kan dökme eylemini değil, aynı zamanda bir topluluğun içindeki barışı ve güvenliği bozan her türlü şiddet eylemini de kapsayan geniş bir anlam taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tuhricûn (تُخْرِجُونَ), 'ahrace' (أخرج) fiilinden türemiştir ve birini bulunduğu yerden çıkarmak, sürgün etmek demektir. Ayetteki 'birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin' ifadesi, İsrailoğulları'nın kendi aralarında yurtlarından çıkarma, göçe zorlama gibi eylemlerden kaçınmaları gerektiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hurûc (خروج), bir yerden dışarı çıkmak veya birini dışarı çıkarmak anlamına gelir. Bu ayetteki 'tuhricûn' (تُخْرِجُونَ) fiili, İsrailoğulları'nın kendi toplulukları içindeki bireyleri veya grupları haksız yere yurtlarından etmelerinin yasaklandığını gösterir, bu da toplumsal birliği koruma amacını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İkrâr (إقرار), 'karra' (قرّ) kökünden türemiş olup, bir şeyi sabit kılmak, onaylamak, kabul etmek anlamına gelir. Ayetteki 'akrartum' (أَقْرَرْتُمْ) ifadesi, İsrailoğulları'nın kendilerinden alınan bu ahdi bilinçli bir şekilde ve rızalarıyla kabul ettiklerini, tasdik ettiklerini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İkrâr (إقرار), bir şeyi tasdik etmek, doğruluğunu kabul etmek ve ona bağlı kalmayı taahhüt etmek demektir. Bu ayetteki 'akrartum' (أَقْرَرْتُمْ) kelimesi, İsrailoğulları'nın Allah'ın kendilerinden aldığı bu ahdi, şahitler huzurunda kesin bir dille onayladıklarını ve bu ahde riayet edeceklerini beyan ettiklerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Teşhedûn (تَشْهَدُونَ), 'şehide' (شهد) fiilinden türemiştir ve bir şeye şahit olmak, tanıklık etmek demektir. Ayetteki 'siz şahidsiniz' ifadesi, İsrailoğulları'nın bu ahdin alındığına ve kendilerinin de bu ahdi kabul ettiğine bizzat tanık olduklarını, dolayısıyla ahde uymakla yükümlü olduklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şehâdet (شهادة), bir şeyi gözle görmek veya kesin bilgiyle bilmek ve bunu beyan etmektir. Bu ayetteki 'teşhedûn' (تَشْهَدُونَ) kelimesi, İsrailoğulları'nın bu ahdin içeriğini ve kendilerine yüklenen sorumlulukları tam bir bilinçle idrak ettiklerini ve buna bizzat tanık olduklarını ifade ederek, ahdin bağlayıcılığını pekiştirir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ لاَ تَسْفِكُونَ دِمَاءكُمْ وَلاَ تُخْرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَارِكُمْ ثُمَّ أَقْرَرْتُمْ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ
(2/84) Ve iz ehazna miysakaküm la tesfikune dimaeküm ve la tuhricune enfüseküm min diyariküm sümme akrartüm ve entüm teşhedun;
* Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.
Ve yine o vakti hatırlayın ki sizden misak almıştık, biraz evvel beni İsrâîl’den alınan misakı anlattı, burada da Kûr’ân’ı Kerîm geldiğinde yaşayan insânlara hitap ederek ve meseleyi daha yaklaştırarak sizden misak aldık diyor, evvelce beni İsrâîl’den misak almıştık derken, bu “sizden misak aldık” hitabı her devirde kim okuyorsa onadır ve bu misak onlardan alınmış demektir, şeriat mertebesi itibarıyla namaza başladığımız zaman bir ahid vermiş oluyoruz.
Bunu hakikat mertebesi olarak düşünürsek;
Sizden birbirlerinizin kanlarını dökmemeniz için misak aldık yani insân öldürmeyin diye sizden misak aldık, birbirlerinizi yaşadığınız yerlerden uzaklaştırmayın diye, bunları olduğu gibi kabul etmiştiniz ve aynı zamanda buna şahittiniz, Ya Rabbi biz misakımızı verdik sözümüzü verdik bunu yerine getireceğiz diye.
Esas kan dökülmemesi gereken şey bizim bâtınımızda, nefsi emmâre yönüyle bir kanın dökülmesi lâzım ama burada insânın kanının dökülmemesinden bahsediyor, bu mertebeye gelen kişi emmâre, levvâme, mülhime mertebelerini aşmış olacağından buradaki kan dökme bunların kanını dökme değil, daha yukarılarda oluşan ilmi hakikatleri öldürme hakkında, yani onları öldürmeme yaşatma hakkında, her bir hakikat her bir Esmâ-i
İlâhiyyenin bizim üzerimizdeki faaliyetini ortaya çıkartmazsak onu atıl yaparsak onun kanını dökmüş oluruz, mesela Rahmân esmâsı’nın gerektirdiği fiilleri yapmazda bizdeki Rahmâniyyeti ortaya çıkarmazsak, Rahmân’ın kanını dökmüş oluyoruz, Hâdi esmâsı’nın yaşantısını ortaya getiremezsek, Hâdi esmâsı’nın kanını dökmüş oluyoruz ama bu mertebelere gelmeden daha Mudil esmâsının kanını dökmüş olmamız gerekiyor, bizim Cehil esmâsı, Gafil esmâsı gibi esmâların kanını dökmemiz gerekiyor, eğer kanı dökülmemesi gerekenlerin kanını dökersek melâikeyi kiramın Âdem (a.s.) için söylediği “kan dökecek birinimi hâlkedeceksin” sözünü haklı çıkarmış oluruz, onun için bizi Hakk’a ulaştıracak her yapıyı yaşatmamız gerekiyor yani bilgiyi marifeti yaşatmamız gerekiyor.
Size faydalı olan ve yarayacak olan Esmâ-i İlâhiyyeyi bedeninizden çıkarmayın, orada kalsın ve faaliyet sahası bulsun, mesela Rahmân esmâsı birine rahmet edecek diyelim, biz onu o anda kullanmadığımız zaman onu yerinden çıkarmış oluyoruz.