Śumme entum hâulâ-i taktulûne enfusekum vetuḣricûne ferîkan minkum min diyârihim tezâherûne ‘aleyhim bil-iśmi vel'udvâni ve-in ye/tûkum usârâ tufâdûhum vehuve muharramun ‘aleykum iḣrâcuhum(c) efetu/minûne biba'di-lkitâbi vetekfurûne biba'd(in)(c) femâ cezâu men yef'alu żâlike minkum illâ ḣizyun fi-lhayâti-ddunyâ veyevme-lkiyâmeti yuraddûne ilâ eşeddi-l'ażâb(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta'melûn(e)
Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu halde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitab'ın (Tevrat'ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Bakara 85. ayet, İsrailoğulları'nın kendi aralarındaki çelişkili davranışlarını ve ilahi kitaba karşı seçici yaklaşımlarını eleştirmektedir. Ayet, öldürme, sürgün etme, günah ve düşmanlıkta birleşme gibi eylemlerle iman ve küfür arasındaki tutarsızlığı vurgulayarak, bu davranışların dünya ve ahiretteki sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Katl (قتل), bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmektir. Canlılar için kullanıldığında cana kıymak anlamına gelir. Ayetteki 'تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ' ifadesi, İsrailoğulları'nın kendi aralarında birbirlerini öldürmelerini, yani kendi nefislerine kastetmelerini, dolayısıyla kendi topluluklarına zarar vermelerini ifade eder (el-Müfredât, s. 407).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ' ifadesini, 'birbirinizi öldürüyorsunuz' şeklinde mecazi bir anlatım olarak yorumlar. Burada 'nefisleriniz' derken, kendi kavminizden olan insanları kastettiğini belirtir. Bu, toplumsal birliğin bozulması ve iç çatışmaların bir göstergesidir (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 50).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hurûc (خروج), bir şeyin bulunduğu yerden ayrılmasıdır. İhrâc (إخراج) ise bir şeyi dışarı çıkarmaktır. Ayetteki 'تُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِّنكُم مِّن دِيَـٰرِهِمْ' ifadesi, İsrailoğulları'nın kendi içlerinden bazı grupları yurtlarından zorla çıkarmalarını, yani sürgün etmelerini anlatır ki bu, toplumsal zulmün bir göstergesidir (el-Müfredât, s. 257).
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'تُخْرِجُونَ' fiilinin, bir topluluğun diğer bir topluluğu kendi vatanından zorla uzaklaştırması anlamında kullanıldığını belirtir. Bu eylem, ayetteki bağlamda, İsrailoğulları'nın kendi aralarındaki anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar sebebiyle birbirlerine uyguladıkları bir zulüm biçimi olarak ele alınır (Umdetü'l-Huffâz, I, 540).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zahr (ظهر), sırt demektir. Tezahür (تظاهر) ise, birinin sırtına çıkmak, ona destek olmak, yardım etmek anlamına gelir. Ayetteki 'تَظَـٰهَرُونَ عَلَيْهِم بِٱلْإِثْمِ وَٱلْعُدْوَٰنِ' ifadesi, İsrailoğulları'nın, kendi içlerinden sürgün ettikleri kimselere karşı günah ve düşmanlıkta birleşerek birbirlerine destek olmalarını, yani haksız yere ittifak kurmalarını ifade eder (el-Müfredât, s. 312).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'تَظَـٰهَرُونَ' kelimesinin, bir şeye karşı yardımlaşmak ve destek olmak manasına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, günah ve düşmanlık gibi olumsuz eylemlerde bir araya gelmeyi ve bu konuda birbirlerine arka çıkmayı vurgular. Bu, ilahi emirlere aykırı bir dayanışma biçimidir (Basâiru Zevi't-Temyîz, III, 495).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fidye (فدية), bir şeyi bir bedel karşılığında kurtarmaktır. Müfâdât (مفاداة) ise karşılıklı fidyeleşmektir. Ayetteki 'وَإِن يَأْتُوكُمْ أُسَـٰرَىٰ تُفَـٰدُوهُمْ' ifadesi, İsrailoğulları'nın, kendi içlerinden esir düşenleri fidye vererek kurtarmalarını anlatır. Bu durum, onların Kitab'ın bir kısmına uyup bir kısmına uymadıklarını gösteren çelişkili bir davranıştır; zira onları yurtlarından çıkarmak haram kılınmıştır (el-Müfredât, s. 367).
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'تُفَـٰدُوهُمْ' fiilinin, esir düşen birini mal veya başka bir şey karşılığında serbest bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, İsrailoğulları'nın kendi kavimlerinden olan esirleri kurtarmak için fidye ödemeleri, onların Kitap'taki bazı hükümlere riayet ederken, diğer hükümlere (yurtlarından çıkarmama yasağı gibi) uymadıklarını ortaya koyar (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 378).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hızî (خزي), utanç ve alçaklık demektir. Ayetteki 'إِلَّا خِزْىٌ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا' ifadesi, Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin dünya hayatındaki cezasının utanç ve rezillik olacağını belirtir. Bu, onların toplum içinde itibar kaybetmeleri ve hor görülmeleri anlamına gelir (el-Müfredât, s. 263).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, hızî kelimesinin, bir kişinin yaptığı kötü eylemlerden dolayı maruz kaldığı aşağılanma ve utanç durumu olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, İsrailoğulları'nın çelişkili davranışlarının bir sonucu olarak dünya hayatında karşılaşacakları manevi ve sosyal düşüşü ifade eder (el-Külliyyât, s. 427).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek demektir. Şer'î anlamda ise Allah'ın nimetlerini veya hakikatini örtmek, yani inkar etmektir. Ayetteki 'وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ' ifadesi, İsrailoğulları'nın Kitab'ın bazı hükümlerini kabul ederken, diğer bazı hükümlerini bile bile inkar etmelerini, yani üzerini örtmelerini ifade eder. Bu, seçici bir imansızlık ve nankörlüktür (el-Müfredât, s. 436).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, küfr kavramının Kur'an'da sadece 'inkar' değil, aynı zamanda 'nankörlük' ve 'hakikati örtme' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Bakara 85'teki kullanımı, İsrailoğulları'nın Allah'ın kendilerine indirdiği Kitab'ın bazı emirlerine uymayı reddetmeleri, yani onları 'örtmeleri' ve bu şekilde nankörlük etmeleri olarak yorumlanabilir. Bu, onların ilahi mesaja karşı tutarsız ve seçici bir tavır sergilediklerini gösterir (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 120-125).
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Sonra siz bunları yapmayı kabul ettiniz ve şahittiniz bu hadiseye, bütün Âyetlerin bâtıni yönlerinin mutlaka üstümüzde yaşantısı vardır, ama zâhir olarak baktığımızda çeşitli olaylardan bahsediliyor yani bizden değilde bizim dışımızdaki şeylerden ilim olarak bahsediyor görünür, fakat aslında bâtıni olarak bizi muhatap almaktadır o zaman işte bizim yerimizi bulmamız gerekiyor.
ثُمَّ أَنتُمْ هَـؤُلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقاً مِّنكُم مِّن دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِم بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِن يَأتُوكُمْ أُسَارَى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاء مَن يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(2/85) Sümme entüm haülai taktülune enfüseküm ve tuhricune feriykan minküm min diyarihim*
202
tezaherune aleyhim Bil'ismi vel 'udvani, ve in ye'tuküm üsara tüfaduhüm ve huve muharremün
aleyküm ıhracühüm* efetu'minune Biba'dılKitabi ve tekfurune Biba'din, fema cezaü men yef'alü zâlike minküm illâ hızyün fiylhayatiddünya* ve yevmelkıyameti yuraddune ila eşeddil'azab* ve mAllahu Biğafilin amma ta'melun;
* Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Sonra sizler söz verdiğiniz halde nefislerinizi öldürdünüz, zâhirde birbirinizle savaş yapıp öldürdünüz, bâtında kendi nefsinizde var olan İlâh-î hakikatleri öldürdünüz, yani baskı altına aldınız ve sizde nefsi emmâre üste çıktı ve bu da sizi yukarıda verdiğiniz ahidlerden geriye döndürdü.
Ve içinizden bazıları bazılarınızı yerinden çıkardı, sürdü yani , onlar ibadet ehlidir şöyle yapıyorlar, böyle yapıyorlar diyerek, onların hicret etmesine sebep oldunuz yani bizde faaliyette olması gereken Esmâ-i İlâhiyyeyi hükümsüz bırakıp bizim adeta dışımıza çıkarmış olduk, beden mülkünden ihrac etmiş olduk.
Onların üzerlerine geldiniz düşmanlık ve suç ile ve bazıları yine esir olarak size geldi, onları yerlerinden çıkarmak haramken onları esir edip karşılığında fidye aldınız, kitabında bazılarını inanıp, bazılarını inkar mı ediyorsunuz, içinizden kim ki böyle işlerse yani nefislerinizi öldürmeyin dendiğinde öldürürlerse, onları yerlerinden çıkartırlarsa, onlarla savaş ederlerse, esir alırlarsa, fidye isterlerse içinizden kim bunları yaparsa dünya hayatında
rezil olur ve kıyamet günündede şiddetli azaba atılır, ama Allah yaptıklarınızdan gafil değildir, çünkü herkesle beraberdir.
أُولَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآَخِرَةِ فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ
2/86) Ülaikelleziyneşteravül hayateddünya Bil'ahıreti, fela yuhaffefü anhümül' azabü ve la hüm yünsarun;
* Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.
İşte o kimseler, satın aldılar ahiret ile dünya hayatını satın aldılar, yani ahireti sattılar dünya hayatını aldılar, buradaki hayatı ön plana çıkardılar ahiret ile ilgili olan hükümleri bıraktılar.
Bir Hakk yolcusunun da nefsini satıp ahireti alması, ruhunu alması lâzımdır, ancak bunlar ruhunu satıp nefsini almış oldular yani ruhani işlere meyletmeyip onları bir tarafa bırakıp dünya ile ilgili olan kısımları ön plâna çıkardılar ve ziyan ettiler.
Onların azabları hafifletilmez ve onlara gelecekte yardımda olunmaz;
Bir şey hergün üstüste yığılırsa belli bir süre sonra ağırlığı artar işte bu ağırlık onun üzerinde devamlı vardır, bu onun üzerinden hafifletilmez artık, ancak dünyadayken yukarıda bahsedilen işleri yaparsa bunu kendisinin kaldırması mümkündür diğer âlemde bunların kaldırılması mümkün değildir.