Kul men kâne ‘aduvven licibrîle fe-innehu nezzelehu ‘alâ kalbike bi-iżni(A)llâhi musaddikan limâ beyne yedeyhi vehuden vebuşrâ lilmu/minîn(e)
De ki: "Her kim Cebrail'e düşman ise, bilsin ki o, Allah'ın izni ile Kur'an'ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü'minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir."
Söyle; her kim Cebrail'e düşman ise iyi bilsin ki, Kur'ân'ı senin kalbine Allah'ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.
Bakara Suresi'nin 97. ayeti, Cebrail'e düşmanlığın Allah'a düşmanlık olduğunu vurgulayarak, Kur'an'ın Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed'in kalbine indirilişini, önceki vahiyleri tasdik edici, hidayet ve müjdeleyici bir nitelikle açıklar. Ayet, vahyin kaynağını, aracısını ve temel işlevlerini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'aduvv' kelimesinin 'udvân' kökünden geldiğini ve haddi aşmak, sınırı geçmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Cebrail'e karşı beslenen düşmanlık, Allah'ın emrine ve vahye karşı haddi aşma, isyan etme anlamını taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'aduvv'u, bir şeye karşıt olan, ona zarar vermek isteyen olarak tanımlar. Ayetteki 'Cebrail'e düşman olmak', onun getirdiği vahye ve dolayısıyla Allah'ın iradesine karşı çıkmak ve ona zarar verme niyetinde olmak demektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tenzîl'in, bir şeyi yüksekten alçağa indirmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'nezzelehû', Kur'an'ın ilahi katmandan beşeri dünyaya, Hz. Peygamber'in kalbine aşamalı olarak indirilmesini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tenzîl'in mecazi olarak bir şeyi açıklamak, bildirmek anlamına da gelebileceğini ifade eder. Ayetteki 'nezzelehû', Kur'an'ın sadece fiziksel bir iniş değil, aynı zamanda ilahi mesajın açıklanması ve tebliğ edilmesi sürecini de kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nüzul' kavramının Kur'an'da vahyin ilahi kökenini ve insanlığa gönderilişini ifade ettiğini belirtir. 'Nezzelehû' fiili, Kur'an'ın Allah'tan geldiğini ve Cebrail'in sadece bir aracı olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesinin bir şeyin özü, merkezi ve sürekli değişen, dönüşen yönü olduğunu belirtir. Ayetteki 'kalbike', vahyin sadece zihinsel bir algı değil, aynı zamanda ruhsal bir idrak ve yerleşme alanı olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kalb'in Kur'an'da akıl, idrak ve anlayış merkezi olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'kalbike', Kur'an'ın Hz. Peygamber'in zihnine ve ruhuna nüfuz ettiğini, orada kök saldığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tasdîk'in bir şeyin doğruluğunu onaylamak, onu gerçek kabul etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'musaddikan', Kur'an'ın önceki vahiylerin temel mesajını onayladığını ve onlarla çelişmediğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sıdk' kökünün doğruluk, hakikat ve güvenilirlik anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'Musaddikan', Kur'an'ın önceki vahiylerin hakikatini teyit ettiğini ve bu yönüyle güvenilir bir kaynak olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tasdîk'in Kur'an'da genellikle önceki peygamberlerin getirdiği mesajların temel prensiplerini onaylama anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'musaddikan', Kur'an'ın ilahi vahiy zincirinin bir devamı olduğunu ve bu zincirin halkalarını doğruladığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hüdâ'nın doğru yolu göstermek, rehberlik etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'huden', Kur'an'ın insanlara hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıracak prensipleri ve yaşam biçimini öğrettiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüdâ'nın bir şeyi nazikçe doğru yola sevk etmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'huden', Kur'an'ın insanlara zorla değil, ikna edici ve yol gösterici bir üslupla rehberlik ettiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'büşrâ'nın sevindirici haber, müjde olduğunu belirtir. Ayetteki 'büşrâ', Kur'an'ın inananlara Allah'ın rahmetini, cenneti ve dünya-ahiret mutluluğunu müjdelediğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'büşrâ'nın, bir haberin insanı sevindirmesi ve yüzünde neşe belirtileri oluşturması anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'büşrâ', Kur'an'ın inananların kalplerine huzur ve umut aşıladığını, onları güzel akıbetlerle müjdelediğini vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
قُلْ مَن كَانَ عَدُوّاً لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
(2/97) Kul men kâne adüvven liCibriyle feinnehu nezzelehu alâ kalbike Biiznillahi musaddikan lima beyne yedeyhi ve hüden ve büşra lilmu'miniyn;
* De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidÂyet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” De ki ey Habibim kim ki Cibril’e düşman olursa, bilsin
ki, muhakkak ki o, Allah’ın izniyle senin kalbine indirdi, ellerinde olanı tasdik edici ve mü’minlere hidÂyet olucu ve müjde olanı.
Yani Cebrâîl (a.s.) a dost ol ona gönül kapılarını aç mânâsına, Cebrâîl ne demek,? Cebrâîl ilim hakikatinin yoğunlaşmış özelliğidir, yani ilm-i İlâhinin yoğunlaşmış, belirginleşmiş bir zuhur mahallidir, ve bütün bu âlemdeki bilinçler, bilgiler ona bağlıdır, o yalnız bir varlık değil emrinde sayılamayacak kadar çok görevli melekleri vardır, onlar her kişinin ne kadar bilgiyi almaya gayreti varsa, o gayretli olanlara o bilgileri ulaştırıyorlar.
Risâlet görevi bir bakıma, Allah’ın Rasûlü evvelâ bir mertebeden bir mertebeye yani bâtıni risaletten zâhirî risalete geçiriyor hakikatleri, sonra Hz.Peygambere(s.a.v) getiriyor, Hz.Peygamber’de onu insânlara ve cinlere ulaştırıyor, bu Allah’ın izniyle oluyor (Biiznillâhi), senin kalbine Zâti hakikatleri indiriyor demek, işte vehb dediğimiz hadise bu ama vehbe ulaşmak için kesbi oluşturmak lâzımdır, çalışmak lâzımdır, yani ateşi yakacaksın, üstüne yemeği malzemeyi koyacaksın o artık pişmeye başlayacak, pişme senin elinde değil, işte burada pişirme vehb, hazırlama kesb’tir, pişirme hadisesini yapan ateş oluyor burada, sen istediğin kadar ateşi aç tencerede malzeme yoksa o tencere çatır çatır yanar, yani vehb işe yaramaz orada kesb ile birlikte olması lâzımdır.
Ayrıca tasdik edici olarak, yani sendeki Mûseviyyet, İseviyet mertebesi itibarıyla idrak ettiğin hakikatleride tasdik edici, çünkü onlarda bir evvelki mertebeden yine Cebâîl (a.s.) vasıtasıyla geldi, ama zâhirden geldi, ama bâtından geldi, Hâdi ismi yoluyla geldi ve müjde olarak geldi, mü’minler için geldi, aslında bu geliş bütün varlıklara fakat diğerlerine gelenler hidÂyet ve müjde yoluyla değil, mü’minlere ancak hidÂyet ve müjde yoluyla. Senin varlığında ey Habibim benden başka bir varlık yoktur diye müjdeliyor ve senin varlığın benim Hâdi esmâm ile hidÂyet yolundadır.