İż raâ nâran fekâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le'allî âtîkum minhâ bikabesin ev ecidu ‘alâ-nnâri hudâ(n)
Hani bir ateş görmüştü de ailesine, "Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm (oraya gidiyorum). Umarım ondan size bir kor ateş getiririm, yahut ateşin başında, yol gösterecek birini bulurum" demişti.
Hani o bir ateş görmüştü de, ailesine: "Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum" demişti.
Bu ayet, Hz. Musa'nın ailesiyle yolculuk ederken bir ateş görmesi ve bu ateşten hem ısınma hem de yol gösterme beklentisi içinde olmasını anlatır. Ayet, 'ateş', 'durmak', 'görmek', 'kor' ve 'hidayet' gibi temel kavramlar üzerinden bir arayış ve umut durumunu tasvir etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار), ışık ve ısı veren, yakan şeye denir. Ayetteki kullanımı, Hz. Musa'nın hem ısınma hem de yol gösterme amacıyla dikkatini çeken, uzaktan görünen bir ışık kaynağını ifade eder. Bu, sadece maddi bir ateş değil, aynı zamanda ilahi bir işaretin başlangıcı olarak da yorumlanabilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nâr (نار), burada bilinen ateş anlamındadır. Hz. Musa'nın ailesine 'bir ateş gördüm' demesi, onların dikkatini çekmek ve bir beklenti oluşturmak içindir. Ateşin mecazi anlamları olsa da, bu ayetteki ilk kullanımı somut bir ışık ve ısı kaynağına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mekes (مكث), bir yerde durmak, kalmak ve beklemek anlamına gelir. Ayetteki 'imkusû' emri, Hz. Musa'nın ailesine, kendisi ateşin yanına gidip durumu kontrol edene kadar yerlerinden ayrılmamalarını, sabit kalmalarını emrettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mekes (مكث) fiili, bir yerde uzun süre kalmayı veya bir işi beklemeyi ifade eder. Hz. Musa'nın ailesine bu emri vermesi, onların güvenliğini sağlamak ve kendisinin ateşe yaklaşırken bir süre orada sabit kalmalarını istemek içindir. Bu, bir tür stratejik bekleyişi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnâs (إيناس), bir şeyi açıkça görmek, fark etmek ve ona alışmak, yakınlık duymak anlamına gelir. Ayetteki 'ânestu nâran' ifadesi, Hz. Musa'nın ateşi sadece uzaktan görmediğini, aynı zamanda ona doğru bir yönelim, bir ilgi ve bir beklenti hissettiğini gösterir. Bu, ilahi bir işaretin başlangıcına dair bir önseziyi de içerebilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Enese (أنس) fiili, bir şeyi açıkça görmek, fark etmek ve onunla ünsiyet kurmak, yani ona alışmak ve yakınlık hissetmek anlamlarını taşır. Hz. Musa'nın ateşi 'ânestu' demesi, onun sadece gözleriyle değil, aynı zamanda kalbiyle de bu ateşe yöneldiğini, ondan bir fayda umduğunu ve ona karşı bir tür güven duyduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kabas (قبس), ateşten alınan bir parça veya kor anlamına gelir. Ayetteki 'bikabasin' ifadesi, Hz. Musa'nın ateşten ailesi için ısınma veya aydınlanma amacıyla getireceği, tutuşturulmuş küçük bir odun veya kömür parçasını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kabas (قبس), ateşten alınan ve tutuşturulmuş olan şeydir. Hz. Musa'nın bu ifadeyi kullanması, ailesinin soğuktan korunması veya karanlıkta yol bulmaları için pratik bir çözüm arayışında olduğunu gösterir. Bu, somut bir ihtiyaca yönelik bir beklentidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hüdâ (هدى) kavramı Kur'an'da genellikle 'doğru yolu gösterme', 'rehberlik etme' anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'ecidu ale'n-nâri huden' ifadesi, Hz. Musa'nın sadece fiziksel bir ateş arayışında olmadığını, aynı zamanda yolunu kaybetmiş bir durumda manevi veya fiziksel bir rehberliğe de ihtiyaç duyduğunu gösterir. Ateşin yanında bulacağı 'hüdâ', ona doğru yolu gösterecek bir kişi veya bir işaret olabilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüdâ (هدى), doğru yolu bulmak, rehberlik etmek ve kılavuzluk etmek anlamlarına gelir. Hz. Musa'nın bu ifadesi, hem maddi anlamda yolunu bulma hem de belki de daha derin bir anlamda, hayatının bir sonraki aşamasına dair ilahi bir rehberlik arayışını yansıtır. Ateşin yanında bulacağı hüdâ, onun için bir dönüm noktası olacaktır.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yâni, “yolumuzu kaybetik, ateşin olduğu yerde de hayat vardır ve umulur ki oradan size bir şey getiririm” diyor Mûsâ (a.s.).
Mûsâ (a.s.) ve ailesi Medyen’den Şuâyb (a.s.)’ın yanından Mısır’a doğru yola çıktıktan sonra bu hâdise başlarına geliyor. Tûr dağından geçtikleri bir sırada ve soğuk bir havada, hanımlarından biri hâmile ve doğum yapmak üzere ve koyunları dağılmış halde Mûsâ (a.s.) bu ateşi görüyor. Muhîddini Arabî hazretleri Fususul Hikem’de bu hâdiseyi şöyle açıklıyor.
“Ve ateş sûretinde tecellînin ve kelâmın hikmetine gelince: Çünkü o Mûsâ'nın ihtiyacı idi. Bundan dolayı, ona çok istediği bir şeyde tecellî etti. Tâ ki ona yönelsin ve ondan yüz çevirmesin! Çünkü eğer ona istediği bir şeyden başka sûrette tecellî ede idi, ondan yüz çevirir idi. Çünkü onun himmeti özel bir istek üzerine toplanmıştır. Ve eğer ondan yüz çevirse idi, ameli üzerine geri döner idi. Böyle olunca Hak, ondan yüz çevirir idi. Halbuki, seçilmiş ve mukarrebdir. Şimdi onun vâkıf oluşu olmadığı halde, ona onun istediğinde tecellî etmesi onun yakınlığındandır.”
Bu hâdiseler zâten yaşanmıştır ve genel mânâları olarak dahi an be an yaşanmaktadır ancak bize asıl lâzım olan bunların bizim kendi üzerimizdeki tatbikâtıdır. Çünkü herkesin kendi, kendi ile, olan nefsi, ruhu ve akli dengesi gereklidir, kim ki bunları kendisinde dengeleyebilirse ancak fayda sağlayabilecektir.
İşte “Ey Hakk yolcusu bu yolda giderken Mûsevîyyet düzeyine gelmişsen eğer bir ateş gördün veya görmen lâzım dikkât et!” denilmektedir. Bu ateş içimizdeki Cenâb-ı Hakk (c.c)’a karşı olan ilâhî sevgi, aşk ateşidir. İşte kişi bu
ateşi hissedebiliyorsa gönlünde Mûsâ (a.s.)’ın o düzeydeki hayatını yaşıyor demektir.
Kişinin ehli ise kendi nefsinde olan duygu ve düşünceleridir. Şeriat düzeyinde İslâmiyeti uygulamaya başlayan kişinin bu uygulamaları neticesindeki ısıdan çıkan kıvılcımlar ile oluşan bir ateştir bu aşk ve sevgi ateşi. Kişi içinde Cenâb-ı Hakk (c.c)’a karşı bir aşk ateşi duyduğu zaman kendi varlığına “Ben içimde bir ateş gördüm” dedikten sonra kişiyi dünyâya çeken kısım buna yanaşmak istemiyor ve bu sefer de “oradan size de bir kor getireyim ve sizi de faydalandırayım diyerek, nefsine ateşin kolay kısmını gösteriyor ve boşu boşuna nefis ateşi ile yanmayın yanacaksanız Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın aşk ateşiyle yanın!” diyor.
“Belki ateşin üzerinde hidâyeti bulurum”, demek ki sevgi ve aşk ateşinin olmadığı yerde hidâyet bulmak mümkün değildir.
Yeri gelmişken, faydalı olur düşüncesiyle, daha evvel yazmış olduğum (27/Neml-karınca Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve etmeyi de uygun buldum, okuyabilenlere İnşeallah faydalı olur. Bu şekildeki ilâveler belki tekrar gibi oluyor ama, ancak bütün kitaplarımızı okuma fırsatı bulamayanlar için, okuduğu kitapta daha geniş bilgi bulması kendisi için faydalı olacağını düşünüyorum. Bütün kitaplarımızı okuma fırsatı bulabilecekler için ise, tekrarlarının okunması kendilerinde daha geniş bilgi sahası açmış olacağını düşünüyorum. Cenâb-ı Hakk idraklerimizi açıp faydalandırsın İnşeallah. T.B.
إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُم
مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُم بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
(İz kâle mûsâ li ehlihî innî ânestü nâran se atiküm minhe bi haberin ev âtiküm bi şihâbin kabesin le alleküm testalûne.)
(Neml/27/7) “Hani Mûsâ ailesine demişti ki: ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.” İZ. Vakit zaman. O zamanı hatırlayın bakalım. Geçmişte yaşanan bir hâdise vardı. Mûsâ (a.s.) kayın pederinin yanından Şuayp (a.s.) mın yaşadığı Medyen şehrinden kardeşlerini akrabalarını görmek üzere Mısıra gitmeyi arzuladı. Şuayp (a.s.)’ın kızı ile evliydi. Şuayp (a.s.) ile ahitte bulundu. Şuayp (a.s.) kızını vermek istedi:
-Veririm kızımı ama benimle 8-10 sene yanımda çalışmak şartı ile. Köle gibi değil koruyucu olarak çalışmak. 8 sene, 2 senede kendiliğinden kalırsan da memnun olurum dedi. Mûsâ (a.s.) ma kızını verdiği gibi, davar koyunlarını da verdi. Kendi malının da sahibiydi. Sürülerini çoğalttı, hem de onların koruyucusu oldu. O zaman, zaman doldu.
Medyenden Mısır’a Kahire’ye Mûsâ (a.s.) ailesi ile birlikte yola çıktı. Nihayet Tur Dağından geçiyorlarken havanın soğuk olduğu zamana rastlıyor. Soğuktan, rüzgârdan, fırtınadan ve ayrıca hanımıda hamile doğumu yaklaşmış olduğundan Mûsâ (a.s.) korkunç bir sıkıntı içerisinde idi. Ailesi ile koyunlar bir tarafa dağılıyor. Gece bir taraftan karanlık, fırtına, uğultu. Elinde hiçbir malzeme yok. Böyle bir sıkıntı içerisindeyken karşıdan bir ateş görüyor. Âyet-i Kerîme işte burada başlıyor. Şimdi Alîm ve Hakîm’in eğitimi başlıyor. Mutlak olarak biz sana en hakikati ile gerçeği öğreteceğiz deniyor. Bozulmuş hâli ile değil Tevrat’ta da bundan bahsediyor ama o günkü beşer aklı ve hayalinin idrak ettiği şekliyle anlatıyor. “Hani o vakti hatırla Mûsâ (a.s.) Ehline demişti:” “-Ben bir ateş fark ettim” gecenin karanlığında. Mûsâ (a.s.) mın neye ihtiyacı vardı? Ateşe ısıya ihtiyacı vardı. C. Hakk o ağaçtan su, çağlayan şekliyle zuhur etseydi Mûsâ (a.s.) onunla ilgilenmezdi. O anda ateşe ihtiyacı vardı. İşte Mûsâ (a.s.) da ateşe doğru yöneldi. “İZ KALE MÛSÂ Lİ EHLİHİ” dediği zaman var.
Bu yaşadığımız dünya macerası içerisinde, Mûsâ (a.s.) mın ehline Tur dağında söylediği bir yaşantı var. Bu gerçek
yaşantı. Ama biz 4500 sene evvelki bir geçmişte yaşanan tarihi vakıa olarak görürsek Kûr’ân-ı Kerîm-i biz hiç anlamamışız demektir. Yukarıda biz sana bunları öğreteceğiz demişti. İşte şimdi C. Hakk bize öğretiyor. Okuduğumuz her zaman şimdidir. Yarın okursak o yarının şimdisidir. Daha evvel okuduysak o zamanın şimdisinde okuduk demektir. Yeter ki biz oraya nufüz edelim. Şimdi bunu, hâdiseyi daha iyi yaklaşabilmemiz için günümüzden gerilere doğru gidelim. Dünyayı unutalım, gidelim Tur Dağında, bir ağacın arkasında, Mûsâ (a.s.) mı seyredelim. O güne gidelim ki birlikte yaşayalım onu ki, C. Hakk’ın Hakîm ismi şerifi ile bu hakikatleri idrak edelim. Veya o günü bu güne getirelim.
Biz ulaşamazsak onu buraya getirelim. Ama bir yolculuk yapalım. Bunlar Hakîm ismin tecellisi altında olan yaşantılar, Alîm ismi hükmü altında bildirilen hakikatlerdir. Yukinun – yakîn ehli, imân edenler. ahirete o inananlar yakîndir. İnanmayanlarda uzaktır dedi ya. Biz mü’min hükmü altında yakîn hakikati ile bu meselelere bakalım. Ve kendimizde tatbik edelim. Aksi halde o mertebeleri hayâli olarak yaşamış, hayâli olarak görmüş, geçmiş oluruz. Bizim malımız değil Yahûdilerin malı olur. Bu bizim malımız. Mûsâ (a.s.) daha ortada yokken bu hadiseler yaşanmamışken levh-i mahfuzda bunlar kayd edilmiştir. Bizde, ümmeti Muhammed olarak kayd edilmiştir. O halde onlardan evvel bizim iştiraklerimiz vardır. Çünkü bunlar bizim peygamberimizden kaynaklanan–hakikati ilâhiyye den zuhurlardır. Biz hakikati Muhammediyyenin içinden kaynaklanan–hakikati Muhammediyyeden olduğumuz için evvelâ Hakk bizimdir. İdrak ederek yaşama hakkı bizim dir. Onlarda 1 defa yaşanmış ve geçmiş, ama bizde her bir birey hayata gelip idrak sahibi olunca bu hakikatlerden hisse almaktadır.
Kûdsî Hadîs’de Hz. Rasûlüllah Efendimiz kendisinden bahs ederken “Ben Allah’tanım, mü’minlerde benim nûrumdandır.” O halde biz onun nûrundan başka bir şey değiliz veya şualarından, güneşin ışıkları gibi. Her birerlerimiz Hakikati Muhammediyyenin şuaları ışığıyız, ışığından başka bir şey değiliz. Şu halde kendimizi zayıf, hakir, basit insân
lar olarak görmeyelim. Nefsi mânâda gururlanmayalım. Ama İlâh-î mânâ da hakikatimizi idrak edelim, ihmal etmeyelim.
İşte gittik şimdi Tur Dağında bir ağacın arkasından Mûsâ (a.s.) mı seyredelim. O nasıl üşüyorsa bizde öyle üşüyoruz. Yaşamamız için bunları dahi düşünmemiz lâzım ki daha gerçekçi bir hayat yaşayalım. Mûsâ (a.s.) öyle bir hayat arasında çaresizlik içinde “inni anestü nâren”. Ben ışık ateş gördüm. “seatiküm” yakında hemen ben oraya giderim. “minha” oradan bir haber getiririm. Yani mantığı şu: ateş olan yerde insân, yani hayat vardır. Oradan da bir haber alırım. Çünkü yollarını kaybetmişler. Kuzeye- güneye ihtiyaçları olan şeyler yok nereye gittikleri belli değil, sürüler dağılmış. Yahut size ateş alırım getiririm. Kor getiririm. Geliriz burada ateş yakarız o korla. Umulur ki ısınırsınız.
فَلَمَّا آتَيْهَا نُودِيَ يَا مُوسَى
(Fe lemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ.)
(Tâ-Hâ, 20/11) “Böylece oraya (ateşin yanına) geldiği zaman “Ya Mûsâ!” diye nîdâ olundu.”