Vehel etâke hadîśu mûsâ
Musa'nın haberi sana ulaştı mı?
(Habîbim!) Musa'nın (başından geçen hayat) hikayesi sana geldi mi?
Bu ayet, Hz. Musa'nın kıssasına bir giriş niteliğindedir ve dinleyicinin dikkatini çekmeyi amaçlayan retorik bir soru içermektedir. Temel kavramlar, 'gelmek' fiili ve 'hadis' kelimesi etrafında şekillenerek, bir olayın aktarılmasına ve anlatılmasına vurgu yapmaktadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'etâ' fiilinin burada 'haber geldi mi' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu belirtir. Ayetteki 'etâke' ifadesi, Musa'nın kıssasının Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ulaşıp ulaşmadığını sormaktan ziyade, bu kıssanın önemine dikkat çekmek için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'etâ' kelimesinin 'gelmek, ulaşmak' anlamlarına geldiğini ve bazen bir şeyin kolaylıkla gelmesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Musa'nın kıssasının Hz. Peygamber'e (s.a.v.) zaten malum olduğunu ima ederek, dinleyicinin zihninde bu kıssayı canlandırmayı hedefler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin sadece fiziksel hareketleri değil, aynı zamanda kavramsal ve manevi ulaşımı da ifade ettiğini vurgular. 'Etâke' fiili, Musa'nın kıssasının sadece bir bilgi olarak değil, aynı zamanda bir ibret ve ders olarak muhataba ulaşmasını ve onun üzerinde etki bırakmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hadîs' kelimesinin burada 'kıssa, haber, anlatı' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hadîsü Mûsâ', Musa'nın hayatındaki önemli olayları ve tecrübeleri kapsayan bir anlatıyı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hadîs' kelimesinin 'yeni olan şey, konuşma, haber' gibi anlamlara geldiğini ve Kur'an'da genellikle önemli bir olayın veya kıssanın aktarılması için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, Musa'nın kıssasının dinleyiciler için yeni ve önemli bir bilgi olarak sunulduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hadîs' kelimesinin 'konuşma, haber, kıssa' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve Kur'an'da genellikle ibret alınacak, üzerinde düşünülecek önemli olayları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hadîsü Mûsâ', sadece bir bilgi aktarımı değil, aynı zamanda derin anlamlar içeren bir anlatıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hadîs' kelimesinin Kur'an'da bağlama göre farklı tonlamalar kazandığını ve bu ayette 'önemli bir olay veya kıssa' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu kullanım, dinleyicinin dikkatini çekerek, anlatılacak kıssanın sıradan bir hikaye olmadığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, Musa isminin Süryanice kökenli olduğunu ve 'sudan çıkarılan' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da birçok yerde geçen bu isim, Firavun'un zulmünden kurtulan ve İsrailoğulları'na rehberlik eden peygamberi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, Musa isminin Kur'an'da sıkça zikredilen peygamberlerden biri olduğunu ve onun kıssasının, Allah'ın kudretini, peygamberlerin mücadelesini ve zalimlerin akıbetini göstermesi açısından büyük önem taşıdığını vurgular. Ayetteki kullanımı, dinleyicinin zihninde bu bilinen ve önemli şahsiyeti canlandırır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, Musa isminin Kur'an'da özel bir konuma sahip olduğunu ve onun kıssasının, tevhid inancının temel prensiplerini, peygamberliğin zorluklarını ve ilahi yardımı örneklediğini belirtir. Bu ayette, Musa'nın adının zikredilmesi, anlatılacak kıssanın içeriğine dair bir ipucu verir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ey Muhammed (s.a.v) veyâ ümmeti Muhammed sizlere Mûsâ’nın haberi gelmedi mi?
Kûr’ân-ı Kerîm Efendimiz (s.a.v)’in şahsına nâzil olmuş ve onun şahsını bir istikamete yönlendirmiş ve kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) daha sonra bunu bizlere aktararak bizlerin de hayatlarının böyle olması gerektiğini bildirmiştir. Fakat bu bildirim dahi genel mânâdadır, her kim ki Kûr’ân-ı Kerîmi eline alıp okumaya başlarsa Kûr’ân-ı Kerîm o anda ona nâzil olmaya başlamaktadır ve o okuduğu yerde kendini bulabilmesi gerekmektedir.
Bizler Kûr’ân-ı Kerîm okuduğumuz anda ne okuyoruz yani Cenâb-ı Hakk (c.c) bize ne bildiriyor ve biz ne alıyoruz, işte bizim bunu anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûl yâni tenzil olması budur yani yavaş yavaş idrâk ederek ve anlayarak Kûr’ân-ı Kerîm’i okumamızdır. Eğer anlamadan okursak yine de bir şeyler rûhumuza iner ancak önemli olan rûhumuz ile berâber beynimize de inmesidir bu şekilde şuurlu ve rûhaniyetli olarak tam kalıcılık sağlanmaktadır.
Kûr’ân-ı Kerîm eskimez, bir tarihte nâzil olduktan sonra hükmü geçti şeklinde bir şey söz konusu değildir. Bir çiçek dahi her mevsim yeni yeni çiçekler açabiliyorken Kûr’ân-ı Kerîm de, her an yeni yeni bir şeyler ortaya getirmez mi? Tâbî ki getirir ve zâten getiriyor da. İşte bizlerinde insan olabilmesi için en gerekli olan şey bu ağıza kulak vermemiz dir.
Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl etmeliyiz.
Huzur dahi ancak bu aşamalardan sonra oluşabilmektedir. Bu huzurun sonrasında ise “Kûl-yâni Söyle!” hükmü gelmektedir.
İşte göz ile kalbin böyle bir uyumu içerisinde ancak “gözün gördüğünü kalp yalanlamaz” (53/11) çünkü o ayar öyle güzel yapılmıştır. Bizlerin gözleri maddeye göre ayarlı olduğundan dolayı ilk bakış açısından ne gördük ise o gördüğümüz şey hakkında yargıya varırız ve bu evdir, bu arabadır, bu bilgisayardır, şu kuştur vb. deriz.
Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor.
Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor?
Mûsâ (a.s.) hayatı gerçek tarikât ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır, bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da Mûsâ (a.s.)’ın hayat hikâyesi ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi Mûsevîyyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, İbrâhîmiyyeti okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi Mûsevîyyet bölümündedir.” Her ne kadar kişi ilmi yoldan Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini biliyor ise de bizzat kendi yaşantısında Mûsâ (a.s.) hayatını tatbik etmesi gereklidir ki, bu Âyeti kerîme ile bildirilen hüküm kendisinde açığa çıksın.
Mûsâ (a.s.)’ın hayatını, yaklaşık dört bin yıl önce yaşanmış bir hayat hikâyesi şeklinde mi görüyorsun yoksa bizzat kendi yaşamının belirli bir kısmını ihtivâ eden hükümler manzûmesi olarak mı görüyorsun?
Mûsâ ( مُوسَى) kelimesini incelediğimizde:
(Mîm) harfi, hakîkâti Muhammedîyyenin Mûsevîyyet bölümü, Uzatan (Vâv) harfi bizim dikkâtimizi çekerek, Muhammedî hakîkâtlere dikkât et! demektir.
(Sîn) harfi ise (Yâ Sîn) ifâdesinde belirtildiği şekilde “Ey insan” yine Efendimiz (s.a.v)’e işârettir.
Yâni “Ey Muhammedî hakîkâtleri anlamaya çalışan insan” mânâsı çıkmaktadır.
Bizlerde kendimizde bu harflerin hakîkâtlerini idrâk edebilirsek nasıl bir olguya muhâtab olduğumuzu idrâk edebiliriz.
“Sana Mûsâ’nın haberi geldi mi?” denmesinin hikmeti, Mûseviyyet hakikatinin eğitimi daha başlamadımı? Demektir. Ve bu Kelâmullah Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebsine olmaktadır. Yukarıda ki Âyette Ahadiyyet Ulûhiyet-i, burada ise Ulûhiyyet, Risâlet-i eğitmektedir. Ve aşağıdaki bilgileri Risâlet-e aktarmaktadır. Ve bu sahneler bir ateş ile başlamaktadır. Daha sonra da Risâlet bu hakikatleri Ümmetine aktarmaktadır.
إِذْ رَا نَارًا فَقَالَ لَأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي أَنَسْتُ
نَارًا لَعَلَّى آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ
هُدًى
(İz reâ nâren fe kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâren leallî âtîkum minhâ bi kabesin ev ecidu alen nâri huden. )
(Tâ-Hâ, 20/10) “Bir ateş gördüğü zaman ailesine şöyle demişti: “Durup bekleyin! Muhakkak ki ben, bir ateş
gördüm. Belki ondan, size bir kor getiririm veya ate-şin üzerinde hidâyeti bulurum.”