(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) lehu-l-esmâu-lhusnâ
Allah, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayandır. En güzel isimler O'nundur.
Allah O'dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Tâhâ Suresi'nin 8. ayeti, tevhidin temelini oluşturan Allah'ın birliğini ve O'na ait olan 'en güzel isimler' kavramını vurgular. Ayet, ilahlık ve isimlerin güzelliği üzerinden Allah'ın benzersizliğini ve yüceliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah lafzı, 'el-İlah' kelimesinden türemiş olup, tüm kemal sıfatları kendinde toplayan, ibadete layık tek varlığı ifade eder. Bu ayette, O'nun dışındaki tüm ilahlık iddialarını reddederek tevhidin merkezine yerleşir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah ismi, zat-ı vacibü'l-vücuda delalet eden özel bir isimdir ve hiçbir şeye ortak koşulamaz. Ayetteki 'Allah' lafzı, O'nun eşsiz ve benzersiz ilahlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'Allah' kelimesi, Kur'an'ın temel kavramıdır ve İslam'ın monoteist yapısını belirler. Bu ayette, 'Allah'ın' tek ilah olduğu ve tüm güzel isimlerin O'na ait olduğu vurgusuyla, O'nun mutlak egemenliği ve aşkınlığı pekiştirilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İlah kelimesi, 'ibadet edilen' anlamına gelir. Ayetteki 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesi, Allah'tan başka hiçbir varlığın ibadete layık olmadığını kesin bir dille belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İlah, 'ma'bûd' (ibadet edilen) demektir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın dışındaki tüm sahte tanrıları reddederek, yalnızca O'nun gerçek ilah olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İlah kavramı, Kur'an'da 'tapınılan, yüceltilen, sığınılan' anlamlarında kullanılır. Ayetteki 'lâ ilâhe' ifadesi, mutlak tevhidin temelini oluşturarak, Allah'ın tek ve yegâne ibadet edilecek varlık olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsim (ism), bir şeyi diğerlerinden ayıran ve onu tanımlayan lafızdır. Ayetteki 'el-esmâ' kavramı, Allah'ın zatına ait olan ve O'nun kemal sıfatlarını ifade eden nitelikleri belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İsim, müsemmaya delalet eden lafızdır. Bu ayetteki 'el-esmâ', Allah'ın zatını ve sıfatlarını ifade eden, O'nun yüceliğini ve kemalini gösteren kelimelerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'isimler' kavramının Kur'an'da Allah'ın varlığını ve sıfatlarını anlamak için merkezi bir rol oynadığını belirtir. Ayetteki 'el-esmâü'l-hüsnâ' ifadesi, Allah'ın zatının ve fiillerinin mükemmelliğini yansıtan nitelikleri temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hüsnâ, 'ahsen' (en güzel) kelimesinin müennesidir ve 'en güzel' anlamına gelir. Ayetteki 'el-esmâü'l-hüsnâ' ifadesi, Allah'ın isimlerinin mutlak güzelliğini, mükemmelliğini ve eksiksizliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hüsn, güzellik ve iyilik anlamına gelir. 'Hüsnâ' ise bu niteliğin en üst derecesini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın isimlerinin sadece güzel değil, aynı zamanda en güzel ve mükemmel olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüsnâ kelimesi, 'güzellik' kavramının en üst derecesini ifade eder. Ayetteki 'el-esmâü'l-hüsnâ' terkibi, Allah'ın isimlerinin her türlü noksanlıktan uzak, mutlak kemal ve güzellik sahibi olduğunu, bu isimlerin O'nun zatının ve sıfatlarının mükemmelliğini yansıttığını gösterir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i Kerîme’ye biraz dikkatli baktığımız zaman bir tanıtım yapıldığını görmekteyiz. Burada Ahadiyyet mertebesi, Ulûhiyyet mertebesini açığa çıkartıp isimleri yönünden Esmâ mertebesi itibarile tanıtımını yapmaktadır ki, bu da Ahadiyyetin Ulûhiyette ki zuhurudur. Zât-ı mutlak Ahadiyyet mertebesinde sadece tekliği yönünden “Ahad” ismini almaktadır. Zuhur yönünden Vahidiyyet bir’lik mertebesine tenezzül ettiği zaman burada Zâtının ismi olan Ulûhiyyet olarak İlâhlığının ismini kendi, kendine, vermiş olmaktadır. Çünkü orada ne isim alacak ne de isim verecek ayrı bir varlık yoktur.
İşte Zât-ı Ahadiyye bu mertebeyi kasdederek kendisinin şahitliğinde açık olarak mertebe verdiği bu hakikati açık olarak ilân ediyorki, ondan başka ilâh yoktur. Çünkü bu mertebeyi oluşturan Ahad’dır ve ondan başka bir Ahad daha olmadığı için ikinci bir ilâh meydana getirecek başka bir makam da yoktur. Oyüzden mutlak ilâh tektir. Ve bu İlâh’ın Zât-î ve câmî ismide “Allahtır.” Ve Âyet-i Kerîme’nin tanıtımı devam ederek, Ulûhiyyetin bütün âlemlerde tasarruf edebilmesi için birçok özelliğe sahip olması gerekmektedir. İşte bu özelliklerin tanıtımı da evvelâ o isimlerle olmaktadır. Daha sonra bu isimlerin mânâlarının her birerlerin faliyyete geçip kendi alanlarında tasarruf etmeleri bu âlemlerin faaliyyet’e geçmelerini sağlamaktadır. İşte bu yüzden (Esmâ’ül hüsnâ) en güzel isimler onundur. Ve bu isimleride gene Zât-ı Ahadiyyet Zât-ı Ulûhiyyet’e vermiştir. Bunları verecek gene Zât-ı Ahadiyye’den başka bir makam olmadığından güzel isimler de sadece onun dur. Bundan kasıt onların sahibi ve mutasarrıfıdır. Bilindiği gibi faaliyyet olması için zıtlıklar lâzımdır çünkü hareket ve hayat zıtlıklarla meydana gelmektedir. Birbirine zıt olan isimlerin hepsi kendi hakikatleri cihetinden güzeldir. Zât-ı Ahadiyye, Zât-ı Ulûhiyyet’e zâten eksik ve yanlış bir şey vermez. Eğer böyle bir şey görüyor isek o bizim göreceli yanlışlığımız ve eksikliğimizdir.
وَهَلْ أَتَيكَ حَدِيثُ مُوسَى
(Ve hel etâke hadîsu mûsâ.)
(Tâ-Hâ, 20/9) “Sana Mûsâ’nın haberi geldi mi?”