Felemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ
Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: "Ey Musa!"
Ateşe vardığı zaman şöyle çağrıldı: "Ey Musa!
Tâhâ Suresi'nin 11. ayeti, Hz. Musa'nın ilahi bir seslenişle muhatap oluşunu anlatır. Ayet, 'gelmek' ve 'seslenilmek' fiilleri üzerinden ilahi iletişimin başlangıcını ve Musa'nın bu iletişime nasıl dahil olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'etâ' fiilinin bir yere veya bir şeye ulaşmak, gelmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'etâhâ' ifadesi, Musa'nın ateşe doğru hareket edip ona varmasını ve bu varışın ilahi bir olayın başlangıcı olduğunu vurgular. Bu, sadece fiziksel bir gelme değil, aynı zamanda ilahi bir davete icabet etme anlamı taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'etâ' fiilinin bazen 'olmak, vuku bulmak' anlamında da kullanılabileceğini ima eder. Ancak bu ayetteki 'etâhâ' (ateşe geldi) ifadesi, Musa'nın ateşe fiziksel olarak yaklaşmasını ve bu yaklaşmanın ardından ilahi seslenişin gerçekleştiğini açıkça belirtir. Bu, bir olayın başlangıcı için bir ön koşul niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin sadece fiziksel eylemleri değil, aynı zamanda manevi ve sembolik anlamları da taşıdığını belirtir. 'Etâ' fiili, bu bağlamda, Musa'nın ilahi bir tecelli noktasına ulaşmasını ve bu ulaşımın onun peygamberlik misyonunun başlangıcı olmasını ifade eder. Ateş, burada ilahi varlığın bir tezahürü olarak algılanır ve Musa'nın ona gelmesi, bu tecelli ile yüzleşmesi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nâdâ' fiilinin 'uzaktan çağırmak, seslenmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Nûdiye' (pasif formda) ise 'seslenildi, çağrıldı' demektir. Ayetteki kullanımı, Musa'ya doğrudan ve ilahi bir kaynaktan gelen, açık ve net bir hitabı ifade eder. Bu sesleniş, onun dikkatini çekmek ve ona önemli bir mesaj iletmek içindir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nûdiye' kelimesinin, birine yüksek sesle hitap etmek ve onu çağırmak anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki bağlamda, sesin kaynağının ilahi olması, bu çağrının sıradan bir çağrıdan öte, peygamberlik görevinin başlangıcını işaret eden kutsal bir hitap olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'daki 'nida' kavramının genellikle ilahi bir çağrıyı, bir uyarıyı veya bir emri ifade ettiğini belirtir. 'Nûdiye' fiili, Musa'nın pasif bir alıcı konumunda olduğunu, sesin kendiliğinden ona ulaştığını ve bu sesin kaynağının üstün bir güç olduğunu vurgular. Bu, Musa'nın peygamberlik görevi için seçildiğinin ilk işaretidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, özel isimlerin belirli bir varlığı işaret ettiğini ve Kur'an'da geçen peygamber isimlerinin, o peygamberin şahsiyetini ve misyonunu temsil ettiğini belirtir. Musa ismi, bu ayette, ilahi hitabın doğrudan muhatabı olan, seçilmiş bir peygamberi ifade eder ve onun ilahi bir görev için hazırlandığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, Musa isminin kökeni ve anlamı hakkında farklı görüşler sunsa da, Kur'an'daki kullanımının, Firavun'a karşı mücadele eden ve İsrailoğullarını kurtaran peygamberi ifade ettiğini vurgular. Bu ayetteki 'Yâ Mûsâ' hitabı, onun bu önemli göreve çağrılmasının başlangıcıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki peygamber isimlerinin sadece birer ad olmadığını, aynı zamanda o peygamberin temsil ettiği değerleri ve ilahi mesajı sembolize ettiğini belirtir. Musa ismi, bu bağlamda, ilahi vahyin ve kurtuluşun bir aracı olarak öne çıkar. Ayetteki hitap, Musa'nın bu rolü üstlenmeye çağrıldığını gösterir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Zâhiri bir ateş yanar ve bellir bir süre sonra söner, burada Mûsâ (a.s.) ateşi görüp yanına gittikten sonra dahi yanıyor olması Cenâb-ı Hakk (c.c)’a karşı olan sevgi ve aşk ateşinin sönmemesi gerektiğini göstermektedir.
İşte bu şekilde ateşin yanına gelenlerin kimlikleri yok olmakta ve sadece “Mûsâ” ismi kalmaktadır. Çünkü makamın ismi Mûsevîyyet’tir. Kişi burada Mûsâ (a.s.)’ın hakîkâtini yaşamaktadır.
فَلَمَّا آتَيْهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ
فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي
أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ21
(Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtııl vâdil eymeni fîl buk’atil mubâreketi mineş şecerati en yâ mûsâ innî enallâhu rabbul âlemîn.)
(28/30) “Böylece oraya geldiği zaman vadinin sağ tarafından, mübarek yerdeki ağaçtan nida edildi: "Ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ım."
Burası dıştan fiili bir tecelli ile olan hakikâti Mûseviyye’nin yani Mûsâ (a.s.)’a peygamberliğin indirilmeye başladığı ilk yerdir.
Her birerlerimizde bu hâdisenin oluşması bu hakikâtlerin idrâk edilmesine bağlıdır, tabî ki Mûsâ (a.s.) gibi bize de ağaçtan bir nida gelecek değildir ancak kendi bireysel hakikâtimizde bunun açılması gerekmektedir. Mübarek yerdeki ağaçtan murat âlem ağacıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemin her bir yerinden bizlere seslenebilir, tabî herkese kendi bulunduğu mertebesinden seslenir, Mûsâ (a.s.)’a seslendiği mertebede “kelimullah” mertebesidir. Kelâm ise kulağa hitâp etmektedir yani bu mertebe göze hitâp eden görüş mertebesi değildir. Bizlerde hakikâti ilâhîyyeyi kendi varlıklarımızda duymaya başladığımız zaman Mûsâ (a.s.)’a olan tecelli bizlere de bu tecelli bulunduğumuz yere göre daha yüksek bir taraftan yani sağ taraftan olmaktadır.
Ağaç hükmünde olan bireysel varlığımızdan Cenâb-ı Hakk (c.c) bize seslenmekte ve bu ağacın yandığı yer ise gönül âleminin ışımasıdır. Gönül âlemimizden gelen bu ışığa doğru gidersek bu ışık bize yolumuzu gösteriyor ve bu sözleri de duyabiliriz.
“inni” ve “enallahu” olarak iki defa vurgu yapılması, birisi batıni mânâda ahadiyyet mertebesi olarak “inni” ifâdesidir, “ennallahu” ise uluhiyyet mertebesinden olan ifâdedir.
Mûsâ (a.s.)’ın mertebesi rububiyyet mertebesinden olduğundan aldıkları bilgiler de bu mertebeden olmaktadır,
kendilerine hitâp uluhiyyet mertebesinden olduğu halde ulaştıkları yer esmâ mertebesi olduğundan ancak bu mertebe îtibarıyla anlamaktadırlar.
Vadinin sağ tarafından nida edilmesi, nefsi külle aklı küllden nida edilmesidir.
Bu şekilde gelen hitâplarda dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta şudur: eğer ses tek bir yönden geliyorsa o mahlûk sesidir eğer kişi bu sesi bütün varlığıyla mekânsız, zamansız hissediyorsa o rahmâni bir söz olmaktadır.
(27/Neml-karınca Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve edelim.
فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ
حَوْلَها وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
(Fe lemmâ caeha nûdiye en bu burike men finnâri ve men havleha ve sübhânellahi Rabb’il âlemîne)
(Neml/27/8) “Ne zaman ki oraya vardı, kendisine _öyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah - Teâlâ - münezzehtir.”
“Fe lemma caeha” vatka ki o ateşin oraya vardı, ateşin olduğu yere geldi. Gözlerimizi kapatalım Mûsâ (a.s.) mı seyr edelim. Ateşin önüne oraya geldiği zaman Mûsâ (a.s.) ma “nûdiye” seslenildi. “en burike” Sana mübarek olsun, mübarek haldesin, mübarek bir yerdesin diye “Men fin nari:” kim ki o ateşin içine girdi, Gerçi bazı mealde ateşin civarında olan diyor da, ama Âyet “Finnari” ateşin içinde diyor. Veya yaklaştı diyelim. sıcaklığını hissetti oraya kadar geldi. “ve men havleha.” Yani ateşin içinde olan ve çevresinde olan “burike” mübareklendirildi, nurlandırıldı. Bereketli kılındı. Yani orada Tur Dağının diğer yerlerinde o anda mübarekleştiği o mevkinin ateş ve ateşin çevresinde olan o
sınır mübareklendi. Ve ateşin içine giren Mûsâ (a.s.) da mübareklendi. İşte bu hâdise Mûsâ (a.s.) ma nübüvvetinin ilk verildiği devredir, çünkü İlâh-î hakikat ile Hakk’tan bizâtihi kendisine ilk nida geldi. ilk “Mûsâ kelimullah” lâfzı da burada başlıyor. Bir bakıma Mısırdan dönüşte Tevrat’ı şerifi alırken C. Hakk’la konuşması “Mûsâ kelimullah” olmasını hazırlıyor. Ama burası başlangıcı “nûdiye” seslenildi. “en burike” Mübareklendin diye seslenildi. Nereden gaipten “ve men havleha ve sübhanallahi rabbil âlemin.” Âlemlerin rabbi olan Allah her şeyden sübhandır. Tenzih edilir. Oraya gittik mi hayalimizde de olsa, buraları duyduk mu kelâmen dahi olsa bir yakınlığımız oldu bu mertebeye. Şimdi biz bunu kendi bünyemizde nasıl yaşayacağız. Tekrar başa gelip oraya bakalım. Yani seyri sülûk yolunda nasıl bir hal olması lâzımdır. Buradaki ilâh-î zât tecellisinin mûseviyyet mertebesi olarak yukarıda Âyetler başka bir formda idi. Buradaki Âyetler hakîm ve alîm in yanından gelen Âyetlerle başladı. Zâti bilgileri vermeye başladı. Kıssa içinde. Yukarıdakiler genel bilgilerdi. Şimdi tekrar 7. Âyet’ten başa gelelim.
Mûsâ (a.s.) ve ailesi kimdir?
Bizim varlığımızda Mûseviyyet mertebesinin bir ailesi var. burada öyle yazıyor. Kûr’ân-ı Kerîmde’ki hikâye tarzı olan eğitimler sadece o peygamberlerin şahsına ait olan şeyler değil. Her birerlerimizi bireysel olarak da ilgilendiren ve bizlerde mertebeleri olan yaşantılardır. Çünkü zaman, zaman konuşuluyor ya, ne var Âlemde o var Âdemde. O halde ne varsa Âdem’de, Mûsâ (a.s.) da var. Âdem’de hepsi varsa. Meratip mertebe olarak o da var. Olmazsa Âdem olmaz zâten. O zaman diğer varlıklar gibi sadece kendilerine has özellikleri olan bir takım sülietler olur. Radyoda her şey var mı ? yok. Masa da her şey var mı? yok. masalık var sadece. “ÂDEMİN” özelliği kendisinde her şeyin bulunması. Hem müspet hem menfi olarak zıt esmâların tamamının bulunması. Her birerlerimiz nesli ademî olduğumuza göre her birerlerimizde bu özellik vardır. Biz kendimizi tanımıyoruz. Ne yazık ki çok ucuza o kadar “bisemenin yahsin” (12/20) satılıyor. Umulur ki akıl edersiniz. Bir der-
viş Mûseviyyet mertebesinden yola çıktığında bunları yaşaması lâzım. Daha evvelkiler de yaşamayacak mı onlar da yaşayacaklar. Oraya doğru yola çıktıkları için bunlardan haberi olacak. Meselâ yola çıkan kimseler rehbere sorar 5 km den sonra nereye varacak o köye gelmeden bilgilerini alır. Oraya gidince yabancılık çekmez. Diyelim emmâre, levvâme, mülhime, insân daha museviyyet mertebesine gelmedi. Oradan bilgi alması hikâyesini okuması gerekir. Alması gerekli ki, oraya ulaştığında Şuhut etsin. İseviyyet mertebesindeki bir kişi okuyacak mı? Okuyacak hepimiz okuyacağız. Daha aşağıda olanları oraya doğru ulaştırmak için, yukarıda olanlar da tekrar geriye dönüp teferruatlarıyla o mertebeyle daha geniş sahasını daha geniş mânâ da daha küçük parçalara bölerek tanınması yönünden okunması lâzımdır.
Genel olarak bir hikâye’yi okuduktan sonra genel bir idraka ulaşıldıktan sonra o öğrenilmiş olur. Ama tamı tamına öğrenilmiş olmaz. Sonra onu ayrıştırarak. Meselâ İstanbulun fethini bir tarihçi daha teferruatlı anlatır. Bir kişi bir mertebeye geldimi artık oraya ihtiyacı yok değil. Kim hangi mertebeye gelmişse her mertebeden hissemiz vardır. Kûr’ân-ı Kerîm sonsuz derya, bir Âdem (a.s.) 30 kaseti var. bitmek bilmiyor. Âdem daha işin başlangıcıdır. Bunlar alîm ve hakîm olanın düzenlediği bilgi yaşantı hakikatlerdir. Esmâ-i İlâhiyye’nin hepsi bizim ailemiz bizim varlıklarımız. Biz onlardan her türlü istifade ediyoruz. Fiziki mânâ da bir aile değil. Esmâ-î ilmî mânâ da bir ailedir. Bu âileyi birlikte tutmak esmâ-i İlâhiyye’nin hepsine hâkim olmakla mümkündür. Esmâ-i İlâhiyye’nin bir kısmını tahakkuk ettirirsek, bir kısmını atarsak sen yaramazsın diyerek o aileyi parçalamış oluruz. Bizim mutlak ailemiz o esmâ-i İlâhiyye’dir. Dışarıdaki, ailelerimizde dünya için mutlak aile’dir fakat fiziki mânâ da ailedir. Bünyemizde olan esmâ-i İlâhiyye, ise Rûh-î mânâda ailemizdir, hepsi bizim ailemizdir. Biz o doku ile var olan insânlarız. Yani “Esmâ-ül Hüsnâ” dokusu ile var olan insânlarız. Varlığımızda, ruhumuzda, hepsinin yeri, mertebesi ve kaydı vardır. İşte bu aile daha henüz hepsi faaliyete geçmemişken karanlıktayken batındayken, o mer
tebe de, mertebe-i Mûseviyyet, o mertebenin reisi iken, Mûsâ (a.s.) reis Esmâ-ül Hüsna’ya hakîm ve alîmden geliyor. İşte Mûsâ (a.s.) öyle bir hale geldi ki Tur Dağını geçerken Turu Sinâ - tur-u sîne’ dir. 9. turu yaparak yüksel di. Mûsâ (a.s.) 9. mertebeye geldiğinde daha ileriye gitmek istedi. ama etraf karanlıktı, o halde iken” nudiye ya Musa:” Ümitsiz olma ya Mûsâ, “yüksektesin.” Oyüksekten kasıt, idrakinin helezon şeklinde yükselmesidir. İşte Mûseviyyet mertebesinde bir idrake ulaştı. Bu yer ise Mûseviyyet mertebesinin kemâlâtı değil daha henüz ortalarında’dır.
Mûseviyyet mertebesi nerede başlıyor? Şuayb (a.s.) mın eğitimi ile tahakkuk ediyor. Medyenden Mısıra gitmesi Mûseviyyet mertebesinde dolaşmaya başlaması oluyor. artık belirli yerlere geldiğinde önüne Tur Dağı çıkıyor. Tur Dağının yüksekliğine geldiği zaman –Mûseviyyet mertebe-sinde bazı aşamalar yaptıktan sonra Tur-i Sinâda şaşkın kalıyor. Neden? diyelim Rahîm ismi Rahmân ismi merhamet edecek bir şeyler arıyor –mechulde kalıyor ya cehl ismi aydınlanmak istiyor. Orada Nûr-u Muhammediyye ye ihtiyaç vardır. Hakikati Muhammediyye Nûr-u –o ateş-oradan yardım geliyor. Biz hangi mertebeye gelmiş isek bize oradan nida olunur. O mertebenin bir sonrasının ışığı açılır. Tarikatin gerçek hakikati ilimdir. İrfaniyyettir. Hakikati İlâhiyyenin seyrini takip etmektir. Her şey kendi kemâlinde gidiyor. Mûsâ “Muşa” denizden gelendi. Denizden çocukken Büşra diye geliyor. Büyüdüğünde “nûdiye” diye nidâ olunuyor ona. Yeter ki biz Mûsâ’lık niyetinde olalım. Onlar geliyor zâten bize, biz yolda olduğumuz sürece. O yolda, alîm ve hakîm den zâten geliyor.
Ne zaman nidâ olundu? Tur Dağına çıktığı zaman nidâ olundu, yerdeyken ve ovadayken nidâ olundu demedi. Ovada demek kendi nefsi yaşantısı demektir. Yukarıya çıkmak şuurlanmak araf diyorlar ya ariflik, o mertebede. Mûsâ aslında sin ve mim. Hakikati Muhammediyye’nin, Mûseviyyet metebesindeki müşahedesi demektir kendi başına bir varlık değil. İşte Mûsâ (a.s.) o satranç taşların-dan
bir tanesidir, Hakikat-i Muhammediyye, oynayan Muhammed (a.s.) dır. Muhammed (a.s.) hepsinde mevcut tur. Neden? Çünkü oynayan kişi nasıl o taşların hepsinde hakimse, istediği yere koyabiliyorsa Hz. Rasûlüllah da bütün onların hepsinde tasarruf ediyordur. Hepsinde kendi mertebesi vardır. Varlıkları ona bağlıdır. Oyuncu olmasa o taşlar ne işe yarayacaktır. Hiç bir işe yaramayacaktır.
Oyuncunun oyununu oynaması için o taşlar yani o varlıklar yani Peygamberân hazerâtı’nın ve onlara bağlı kavimlerin Hz. Rasûlülah’ın, genel ümmetinin varlıklarıdır. Bu yüzden oyunun oynanması için sahneye konan elemanlardır. Ama oyunu oynayan ve oynatan Hz. Rasûlülah Efendimiz (a.s.) İşte burada o mertebeden nida olundu ki Ya Mûsâ o da ehline söyledi. Orada ehline söyleyip, ehlini orada bırakıp, ehlini bırakıp bizâtihî kendisi gitmesi ne demektir. “Esmâ-ül Hüsnâ”yı durdurdu orada Zât-ı ile gitti ateşin yanına. Kendisi esmâ mertebesi ağırlıklı olduğu halde, Esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhur mahalli olduğu halde kendisi Mâseviyyet zâtıyla gitti Hakikati Muhammediyye ye, oradan ihtiyacını talep etmeye.
İşte oradan aldığı ışık, nûrla geriye dönerim dedi. Ateşin yanında insân vardır dedi, o mantıkla gitti ateşin yanına ve insânın olduğu yerde hayat vardır dedi. İşte Mûsâ (a.s.) o mertebede böylece kendinden sonra ulaşması lâzım gereken mertebeden yardım istemek üzere ışığın bulunduğu yere gitti. “innî ânestü nâran” ben bir ateş gördüm dedi. Karşıdan yani ihtiyacı olan ilim mânâsındaki nûr-u ateşi gördüm dedi. “se âtiküm minhe bi haberin” Umulur ki size oradan bir haber getiririm dedi. Ne kadar açık, yani İseviyyet mertebesinden veya kendi bulunduğu mertebenin daha genişlemesinden açılımından size bir ilim alırım getiririm demedi. Esmâ-i İlâhiyye ye yani sıfat mertebesinden en azından bir bilgi alırım. Sizdeki esmâ-i İlâhiyye olan özellikleri de karıştırıp onların zuhuru ile esmânın zuhuru ile bunu çözeriz dedi. Yahut haberle birlikte “ev âtiküm bi şihâbin” Size bir ateş getiririm dedi. Ateş getirmekten maksat sizi nasıl kullanacağımı öğrenirim. Sizden nasıl fay-
dalanacağımı öğrenirim. Yani esmâ-i İlâhiyye nasıl zuhur edecek yani hangi esmâ nerede zuhur edecek onu öğrenirim dedi. ”kabesin” Tamamını alamazsamda bir parça getiririm. Bir numune getiririm dedi. “le alleküm testalûne.” Umulur ki ısınırsınız. Burada umulurki’ den kasıt, ailesine ve kendine bir ümit kapısı bulma ümididir.