İnnî enâ rabbuke faḣla' na'leyk(e)(s) inneke bilvâdi-lmukaddesi tuvâ(n)
"Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuva'dasın."
"Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın."
Bu ayet, Hz. Musa'ya hitaben ilahi bir emri ve kutsal bir mekanın önemini vurgulamaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, Rabbin otoritesini, kutsallık ve saygıyı, özel bir mekanın ilahi seçilmişliğini dilbilimsel ve semantik derinlikleriyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb kelimesi, aslen 'terbiye etmek, ıslah etmek, bir şeyi tedricen kemale erdirmek' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, yaratma, rızık verme, terbiye etme ve yönetme gibi tüm ilahi sıfatları kapsar. Ayetteki 'Rabbinim' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa üzerindeki mutlak otoritesini ve onu peygamberlik için hazırlayan gücünü vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rabb' kavramının Kur'an'da 'sahip, efendi, besleyici, terbiye edici' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Hz. Musa'ya doğrudan hitabıyla, O'nun sadece bir yaratıcı değil, aynı zamanda bireysel olarak her şeyi kontrol eden ve yönlendiren bir varlık olduğunu gösterir; bu da ilahi iradenin tecellisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rabb' kelimesinin 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'Rabbinim' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa'ya olan özel hitabında, O'nun hem yaratıcı hem de Hz. Musa'nın hayatını ve misyonunu yönlendiren mutlak otorite sahibi olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hal' (خلع) fiilinin 'bir şeyi üzerinden çıkarmak, soyunmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ayağındakileri çıkar' emri, Hz. Musa'ya kutsal bir mekana girerken gösterilmesi gereken saygıyı ve dünyevi meşguliyetlerden arınmayı sembolize eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hal' fiilinin mecazi anlamda 'bir şeyi terk etmek, vazgeçmek' anlamında da kullanılabileceğini ima eder. Ayetteki 'ayağındakileri çıkar' emri, sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda dünyevi düşüncelerden ve endişelerden arınarak ilahi huzura tam bir teslimiyetle yönelme mecazını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hal' kelimesinin 'bir şeyi yerinden çıkarmak, ayırmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ayağındakileri çıkar' emri, kutsal mekana girerken gösterilmesi gereken tazimi ve o mekanın sıradan yerlerden farklılığını vurgulayan bir edep kuralıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'na'l' (نعل) kelimesinin 'ayakkabı' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ayağındakileri çıkar' emri, kutsal bir mekana girerken gösterilmesi gereken saygının ve tevazunun bir göstergesi olarak, dünyevi kirlerden arınma sembolüdür.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'na'l' kelimesinin 'ayak giysisi' olduğunu ve bu emrin, kutsal mekanın yüceliğine uygun bir tavır sergilemek için verildiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, ilahi huzurda dünyevi eşyalardan soyunmanın önemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'na'l' kelimesinin somut anlamının ötesinde, bu emrin Hz. Musa'ya dünyevi bağlarından sıyrılarak ilahi vahye tam olarak odaklanması gerektiğini sembolize ettiğini belirtir. Ayetteki 'ayağındakileri çıkar' ifadesi, maddi olanın manevi olan karşısındaki ikincilliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kuds' (قدس) kelimesinin 'temizlik, arınmışlık' anlamına geldiğini ve 'mukaddes'in 'temizlenmiş, mübarek kılınmış' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'kutsal vadi' ifadesi, Tuva Vadisi'nin ilahi bir müdahale ile her türlü kirden arındırılmış ve özel bir statüye yükseltilmiş olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kuds' kökünün 'taharet, bereket ve yücelik' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'mukaddes' kelimesi, Tuva Vadisi'nin sadece coğrafi bir yer olmaktan öte, ilahi bir bereket ve yücelikle donatılmış, özel bir ibadet ve vahiy mekanı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kutsal' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a atfedilen bir sıfat olduğunu ve bir yer için kullanıldığında, o yerin ilahi bir müdahale ile özel bir konuma getirildiğini gösterdiğini belirtir. Ayetteki 'kutsal vadi' ifadesi, Tuva'nın Allah tarafından seçilmiş ve mübarek kılınmış bir mekan olduğunu açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Tuva'nın' (طوى) bir vadi adı olduğunu ve bu ismin, Allah'ın Hz. Musa ile konuştuğu yer olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, bu mekanın coğrafi bir isim olmasının ötesinde, ilahi bir tecelli ve peygamberlik başlangıcı için seçilmiş özel bir yer olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Tuva'nın' özel bir isim olduğunu ve bu vadinin kutsallığının, Allah'ın orada Hz. Musa ile konuşmasından kaynaklandığını ifade eder. Ayetteki 'Tuva'dasın' ifadesi, Hz. Musa'nın bulunduğu yerin sıradan bir yer olmadığını, ilahi bir öneme sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Tuva'nın' bir yer adı olduğunu ve bu ismin, Allah'ın Hz. Musa'ya hitap ettiği kutsal vadiyi işaret ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, bu vadinin ilahi bir seçime mazhar olduğunu ve bu nedenle özel bir saygı ve dikkat gerektirdiğini gösterir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Cenâb-ı Hakk (c.c) burada madde Mertebesinden zuhur ettiği için Âyet-i Kerîmenin ifâdesinde de görüldüğü üzere henüz burası rûbubiyyet mertebesidir.
“Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.” Yâni “Ve sana “yakîn” gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (Hicr, 15/99) Âyeti kerîmesiyle buradaki hüküm birleşerek gerçek hali ortaya çıkmaktadır. Mûsevîyyet hakîkâti idrâk edilmezden evvel kişi bulunduğu yerin hükmüne göre ibâdet ettiği zaman orada mâzurdur. Mûsevîyyet hakîkâtlerinin idrâk edilmesiyle berâber kişi hayalindeki Rabb’ına değil de Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bu Âyet-i kerîme’de belirttiği üzere gerçek “Ben olan Rabb’ına” ibâdet etmeye başlıyor.
“Şimdi nâlınlarını çıkar” çünkü bu makama nâlınlar ile gelinmez. Bu nâlınların birincisi dünyâ ve ahiret sevgisidir ve terkedilmesi gereklidir. İkincisi fiziksel ve fizik bedenin hemen üzerindeki izâfî rûhsal bedeni bırakmaktır.
Diğer bir yön ile nâlınların çıkarılması Celâl ve Cemâl tecellilerini iyi anla demektir. O tecellileri iyi anla ki
te’sirinde kalmayasın.
Kişini soyunabildiği kadar kendisindeki nâlınlardan soyunmalıdır. Çünkü bizler bu beşerî bedenimizde üst üste giydiğimiz çorap, mes, ayakkabı vb. gibi şeylerin rûhsal karşılıklarında da ne varsa üstümüze çekerek kendimizi kapatmışız, bu nedenle bunlardan soyunulabilindiği kadar soyunmak gereklidir.
Nâlınlarını çıkar ki mukaddes Tuvâ vâdisindesin. Zâhiren Tûr dağının yanında bir yer olan Tuvâ vâdisi, bâtınen kendi varlığımızı saflaştırıp, arındırmış olduğumuz yaşam düzeyinde bir yerin ifâdesidir. (T) tövbe mânâsına, (V) ise ilâhî varidat mânâsına olup yani “tövbe etmiş temizlenmiş ve temizlenmiş olarak beşerîyetinden sıyrılıp ilâhî varlığı ile tahakkuk etmiş” kişinin yaşadığı hâldir ve “Tuvâ” sözlük mânâsı olarak dahi övülmüş demektir. Vâdi zâhiren dahi sulak, hoş, rahat, verimli bir yerdir yani o kişi öyle bir hale gelmiştir ki rahatlayıp huzur bularak belirli bir yaşam düzeyine erişmiştir. Kalbindeki soruları çözmüş ve belirli bir yere kadar mutmainlik bulmuştur.
Bâzı zâhiri tefsirlerde yazan, “Mûsâ (a.s.)’ın nâlınları eşek derisinden yapılmış olduğu için kokuyordu bu nedenle Cenâb-ı Hakk (c.c) o nâlınlarla oraya girmesini yasakladı” şeklinde açıklamayı dahi bâtına çevirdiğimizde “eşek” hükmünde olan nefsâniyetten ma’mul bir ayakkabıyla tâbî ki Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın huzuruna girilmez.
Ayrıca hakk’a ait “Kademeyn” diye bir tâbir vardır. Bu da iki ayak, iki asıl demektir. Biri celâl biri Cemâl tecellileridir, “naleyn” ise beşere ait bir tabir olup, ayaklara sonradan kuruma mahiyetinde ilâve edilen araçlardır. Ve bu araçlar günümüzde ayakkabı, eskilerde çarık isminde olan vasıtalardır. Bunlar bir bakıma ayakları koruyor iken bir bakıma da perde olup aslından, topraktan ki, “hikmettir” ayırmaktadırlar ve sonradan olmaktadırlar. İşte sonradan meydana gelen her türlü şartlanma ve perdelerin çıkartılıp kaldırlmasının ifadesi “fehla’ na’leyk” “pabuçlarını çıkar’ dır. Huzuru İlâhiyyenin Rububiyyet mertebesine bu, sonradan ilâve edilen araçlarla girilmez denmiştir.
********** 29
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
(Ve enahtertuke festemi’ li mâ yûhâ.)
(Tâ-Hâ, 20/13) “Ve Ben, seni seçtim. Öyleyse vahyolunan şeyi dinle!”