Yevme-iżin yettebi'ûne-ddâ'iye lâ ‘ivece leh(u)(s) veḣaşe'ati-l-asvâtu lirrahmâni felâ tesme'u illâ hemsâ(n)
O gün kendisinden yan çizmek mümkün olmayan davetçiye (İsrafil'e) uyarlar. Sesler, Rahman'ın azametinden dolayı kısılmıştır. Artık sadece fısıltı işitebilirsin.
O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye (Sûr'a üfleyenin çağrısına) uyarlar. Öyleki, Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.
Tâhâ Suresi'nin 108. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve o gün insanların durumunu tasvir eder. Ayet, çağrıcıya uymayı, seslerin kısılmasını ve fısıltıdan başka bir şey işitilmemesini vurgulayarak, ilahi kudret ve haşyet karşısındaki acziyeti dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tebea' (تبع) fiilinin bir şeyin izinden gitmek, peşinden yürümek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yettebiûne' (يتّبعون) ifadesi, kıyamet gününde insanların, ilahi çağrıya veya davetçiye kayıtsız şartsız, zorunlu bir itaatle tabi olacaklarını, başka bir seçeneğin olmadığını vurgular. Bu, dünya hayatındaki iradi takipten farklı olarak, o günkü mecburiyeti ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'itteba' (اتّبع) fiilinin Kur'an'da bazen 'itaat etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'yettebiûne' (يتّبعون) ifadesi, insanların 'dâî'ye (çağırıcıya) itaat etmeleri, onun peşinden gitmeleri ve onun çağrısına uymaları gerektiğini mecazi olarak ifade eder. Bu, o günkü ilahi emre karşı gelmenin imkansızlığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dâî' (داعي) kelimesinin 'çağıran, davet eden' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'ed-dâî' (الداعي) ifadesi, kıyamet günü insanları haşre, hesaba veya belirli bir yere çağıran meleği veya ilahi çağrıyı ifade eder. Bu çağrıya karşı gelmek veya ondan sapmak mümkün değildir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'da'a' (دعا) fiilinin bir şeyi kendine doğru çekmek, talep etmek veya birine seslenmek anlamına geldiğini açıklar. 'Ed-dâî' (الداعي) ise bu fiilin ism-i failidir ve çağıranı ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu davetçi, kıyamet gününde tüm insanlığı bir araya toplayacak olan ilahi bir görevli veya ilahi bir çağrıdır. Bu çağrıya 'la ivece lehu' (hiçbir sapma olmaksızın) uyulacaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'da'vet' (دعوة) kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın insanları doğru yola çağırması veya peygamberlerin insanları dine davet etmesi bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ed-dâî' (الداعي) ise, kıyamet gününde gerçekleşecek olan nihai ve kaçınılmaz bir çağrıyı, yani haşr ve hesap için yapılan çağrıyı temsil eder. Bu çağrı, dünya hayatındaki iradi davetten farklı olarak, zorunlu bir toplanmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ivec' (عوج) kelimesinin genellikle gözle görülür şeylerdeki eğriliği ifade ettiğini, ancak Kur'an'da bazen manevi veya soyut konulardaki sapmayı, eğriliği de belirttiğini açıklar. Bu ayetteki 'la ivece lehu' (لا عوج له) ifadesi, davetçinin çağrısında veya o çağrıya uyulmasında hiçbir sapma, eğrilik, yanlışlık veya kaçışın olmayacağını, her şeyin dosdoğru ve zorunlu bir şekilde gerçekleşeceğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ivec' (عوج) kelimesinin 'eğrilik, sapma' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'la ivece lehu' (لا عوج له) ifadesi, kıyamet gününde davetçinin çağrısından veya o çağrıya uymaktan hiçbir şekilde sapmanın, kaçışın veya eğriliğin mümkün olmadığını, herkesin dosdoğru bir şekilde o çağrıya icabet edeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'huşû' (خشوع) kelimesinin bedenin veya sesin alçalması, sakinleşmesi ve boyun eğmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'haşa'ati'l-asvâtu' (خشعت الأصوات) ifadesi, kıyamet gününde Rahman'ın azameti ve heybeti karşısında tüm seslerin alçalacağını, kısılacağını ve sakinleşeceğini, kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemeyeceğini vurgular. Bu, ilahi kudret karşısındaki mutlak acziyeti ve teslimiyeti gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'huşû' (خشوع) kelimesinin kalbin ve azaların Allah'a karşı boyun eğmesi ve sakinleşmesi olduğunu ifade eder. Seslerin 'huşû' etmesi ise, onların alçalması, kısılması ve Rahman'ın heybeti karşısında sükûnete ermesi demektir. Bu, o günkü dehşetin ve ilahi azametin bir yansımasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hems' (همس) kelimesinin 'gizli konuşma, fısıltı' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'illâ hemsâ' (إلا همسا) ifadesi, kıyamet gününde Rahman'ın heybeti karşısında seslerin o kadar kısılacağını ve alçalacağını ki, ancak fısıltı şeklinde bir sesin işitilebileceğini vurgular. Bu, o günkü mutlak sessizliği ve dehşeti tasvir eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hems' (همس) kelimesinin 'ayak seslerinin hafifliği' veya 'fısıltı' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hemsâ' (همسا) ifadesi, o günkü korku ve haşyetten dolayı insanların seslerinin tamamen kısılacağını, sadece çok hafif, fısıltı gibi seslerin duyulabileceğini mecazi olarak ifade eder. Bu, ilahi azamet karşısındaki insan acziyetinin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hems' (همس) kelimesinin 'gizli ve alçak sesle konuşma, fısıldama' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'illâ hemsâ' (إلا همسا) ifadesi, kıyamet gününde Rahman'ın heybeti karşısında insanların seslerini yükseltmeye cesaret edemeyeceklerini, sadece fısıltı şeklinde, neredeyse duyulmayacak kadar alçak sesler çıkarabileceklerini vurgular. Bu, o günkü mutlak teslimiyet ve korku halini dilbilimsel olarak yansıtır.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Tâ-Hâ, 20/108) “İzin günü, kendisinde eğrilik olmayan davetçiye tâbî olurlar. Rahmân'a karşı sesler kısılır. O zaman hems (hafif fısıltı)dan başka bir şey (ses) işitmezsin.”