Ve kâlû levlâ ye/tînâ bi-âyetin min rabbih(i)(c) eve lem te/tihim beyyinetu mâ fî-ssuhufi-l-ûlâ
İnanmayanlar, "Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir delil (bir mucize) getirse ya!" dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (olan Kur'an) onlara gelmedi mi?
(İnkâr edenler): "Rabbinden bize bir mucize getirse ya" dediler. Onlara önceki kitablarda olan apaçık deliller gelmedi mi?
Tâhâ Suresi 133. ayet, müşriklerin peygamberden mucize talebini ve bu talebe karşılık olarak önceki kutsal kitaplardaki delillerin onlara ulaşıp ulaşmadığı sorusunu ele almaktadır. Ayet, 'ayet', 'beyyine' ve 'suhuf' gibi anahtar kavramlar üzerinden ilahi delillerin mahiyetini ve muhatapların bu delillere karşı tutumunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesinin asıl anlamının 'açık alamet' olduğunu belirtir. Kur'an'da ise hem Allah'ın varlığına ve birliğine delalet eden kozmik işaretler (kainat ayetleri) hem de peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan mucizeler için kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, peygamberin risaletini tasdik eden harikulade bir delil talebini yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayet' kelimesinin 'alamet' ve 'nişan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bize bir ayet getirseydi ya' ifadesini, 'bize bir alamet, bir delil getirseydi' şeklinde açıklar. Bu, müşriklerin peygamberden, iddialarını destekleyecek somut ve olağanüstü bir kanıt beklentisini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'etâ' fiilinin 'gelmek' ve 'ulaşmak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'E ve lem te'tihim' (Onlara gelmedi mi?) ifadesi, önceki kitaplardaki delillerin müşriklere ulaşmış olmasına rağmen, onların bu delilleri görmezden gelmelerine veya kabul etmemelerine yönelik bir kınama ve sorgulama içerir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'etâ' fiilinin hem maddi hem de manevi anlamda 'ulaşmak' ve 'varmak' için kullanıldığını açıklar. Bu ayette, 'beyyine'nin (açık delilin) onlara ulaşması, yani bilgi ve kanıt olarak kendilerine sunulmuş olması kastedilir. Bu, onların mazeretlerinin geçersizliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyyine' kelimesinin 'açıkça ortaya çıkan, apaçık olan delil' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mucizeler, ilahi kitaplardaki açık hükümler ve hakikati gösteren kesin kanıtlar için kullanılır. Bu ayette, önceki kitaplardaki hakikatlerin ve peygamberlik alametlerinin açıkça ortaya konulmuş olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'beyyine'nin 'hak ile batılı ayıran, gerçeği açıklayan delil' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'beyyinetü mâ fi's-suhufi'l-ûlâ' ifadesi, önceki kutsal metinlerdeki açık ve kesin delillerin, yani Tevrat ve İncil gibi kitaplarda Hz. Muhammed'in geleceğine dair işaretlerin ve tevhid inancının açıkça belirtildiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'sahîfe' kelimesinin 'yazılı sayfa' anlamına geldiğini ve çoğulunun 'suhuf' olduğunu belirtir. Kur'an'da bu kelime, genellikle Hz. İbrahim ve Hz. Musa'ya verilen ilahi metinler gibi önceki kutsal kitaplar için kullanılır. Bu ayette, 'es-suhufi'l-ûlâ' (önceki sahifeler/kitaplar) ifadesiyle Tevrat ve İncil gibi semavi kitaplar kastedilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'sahîfe'nin 'üzerine yazı yazılan her şey' olduğunu ve 'suhuf'un da bu tür yazılı metinlerin genel adı olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, müşriklerin, kendilerine yeni bir mucize talep ederken, aslında daha önceki peygamberlere indirilen ve kendi dönemlerine kadar ulaşan ilahi kitaplardaki delilleri göz ardı ettiklerini ima eder.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Tâ-Hâ, 20/133) “Bize Rabbinden bir Âyet getirse olmaz mı? Evvelki sahifelerde beyyineler (ispat vasıtaları, deliller) onlara gelmedi mi?” dediler.”