Linuriyeke min âyâtinâ-lkubrâ
(22-23) "Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir halde çıksın."
"Bunları sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık."
Tâhâ Suresi 23. ayet, Hz. Musa'ya verilen mucizelerden bahsederken, 'göstermek' ve 'büyük mucizeler' kavramları üzerinden ilahi kudretin tecellisini vurgular. Ayet, kelimelerin kök anlamları ve Kur'an'daki kullanımları aracılığıyla bu ilahi kudretin büyüklüğünü ve amacını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رأى' fiilinin hem gözle görmeyi (basar) hem de kalple idrak etmeyi (basîret) ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'لِنُرِيَكَ' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa'ya mucizeleri hem gözle görmesini hem de kalben idrak etmesini sağlamak amacıyla kullanılmıştır, bu da mucizenin sadece fiziksel bir gösteri değil, aynı zamanda bir ibret ve delil olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'رأى' fiilinin Kur'an'da bazen 'bilmek' ve 'öğrenmek' anlamında da kullanıldığını ifade eder. Bu bağlamda 'لِنُرِيَكَ', Hz. Musa'ya bu mucizeler aracılığıyla Allah'ın kudretini ve birliğini öğretmek, ona bilgi vermek amacını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rü'yet' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel algıdan öte, ilahi hakikatleri idrak etme ve şahit olma anlamını taşıdığını vurgular. 'لِنُرِيَكَ' ifadesi, Hz. Musa'nın Allah'ın kudretine doğrudan şahit olmasını ve bu şahitlik aracılığıyla peygamberlik görevine hazırlanmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'آية' kelimesinin 'alamet', 'işaret' ve 'delil' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'آياتنا' ifadesi, Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren, Hz. Musa'nın peygamberliğini tasdik eden olağanüstü olayları, yani mucizeleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'آية' kelimesinin, kendisiyle bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delil getirilen her şey için kullanıldığını açıklar. Tâhâ 23'teki 'آياتنا', Allah'ın varlığını ve kudretini ispatlayan, Hz. Musa'ya verilen özel ve büyük delillerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ayet' kelimesinin Kur'an'da hem evrensel delilleri (kozmik ayetler) hem de peygamberlere verilen mucizeleri kapsadığını belirtir. Buradaki 'آياتنا', Hz. Musa'ya Firavun'a karşı tebliğinde destek olacak, ilahi kökenli, olağanüstü mucizelerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'كُبْرَى' kelimesinin 'ekber'in müennesi olduğunu ve 'büyüklük, azamet' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Bu ayette 'آياتنا الكبرى' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa'ya gösterdiği mucizelerin sadece büyük değil, aynı zamanda diğer mucizeler arasında en üstün ve en etkileyici olanları olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'كُبْرَى' kelimesinin niteliksel büyüklüğü ifade ettiğini belirtir. Tâhâ 23'teki kullanımı, Hz. Musa'ya verilen mucizelerin sadece sayıca çokluğunu değil, aynı zamanda etki, önem ve delil gücü açısından da en üst düzeyde olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'كُبْرَى' kelimesinin 'büyüklük' ve 'azamet' anlamlarını pekiştirdiğini ve Kur'an'da genellikle ilahi kudretin ve azametin tecellilerini nitelemek için kullanıldığını ifade eder. Bu bağlamda, Hz. Musa'ya gösterilen mucizelerin ilahi kudretin en çarpıcı örneklerinden olduğunu belirtir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Lekad reâ min âyâti rabbihil kubrâ.” Yâni “Andolsun ki o, Rabbinin büyük Âyetlerinden gördü.” (Necm, 53/18) Âyeti kerîmesinde belirtildiği üzere Efendimiz (s.a.v)’de “büyük Âyetler” gösterildiğine göre Mûsâ (a.s.)’a gösterilen büyük Âyetler ile Efendimiz (s.a.v)’e gösterilen büyük Âyetler arasında bir incelik olması gerek mektedir. 40
O incelik de şöyledir, Mûsâ (a.s.)’a gelinceye kadar olan ilmi işâretler Mûsâ (a.s.)’a gösterildiğinde nas indinde büyük Âyetlerdir. Oysa Efendimiz (s.a.v)’e kendi mertebesine gelinceye kadar olan yani baştan sona bütün büyük Âyetler gösterilmiştir. Ve Efendimiz (s.a.v)’e bu gösterim yaşantısının en üst düzeyde olduğu bir sırada yani mi’rac’ta gösterilmiştir.
(28/Ksas Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve edelim. Değişik mertebelerden değişik yorumlardır okunması faydalı olur.
أَسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ
وَاْضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرِّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ
رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلائِهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
(Usluk yedeke fî ceybike tahruc beydâe min gayri sûin, vadmum ileyke cenâhake miner rehbi fe zânike burhânâni min rabbike ilâ fir’avne ve melâih, innehum kânû kavmen fâsikîn.)
(28/32) “Elini koynuna sok, onu kusursuz beyaz olarak çıkar. Korkudan (emin ol), kanatlarını (kollarını) kendine çek. Bu ikisi, senin Rabbinden, firavuna ve onun (kavminin) ileri gelenlerine iki delildir. Muhakkak ki onlar, fasık bir kavimdir.”
Mûseviyyet mertebesi daha henüz aklı külle ulaşamayıp nefsi küll olduğundan dolayı buradaki anlayış sol ağırlıklı olmaktadır, işte bu nedenle Mûsâ (a.s.)’ın sol elini koynuna sokmuş olması daha akla yakındır. Seyri süluk ehli bunları bilmelidir ki o devrelerde hangi el kullanılmaktadır ve ne zaman aklı küll faaliyete geçmektedir.
Batılıların Nefs-i kül yani sol’un üstte olma anlayışları
modalarında da etkendir. Şöyleki! Fiziki mesleğim terzilik olduğundan hep bu yanlış üstünlüğün ızdırabını çekerek mesleğimi yapmışımdır, şöyleki; bilindiği gibi erkeklerde, kıyafetlerde sol taraf üsttedir, hanımlar da ise tam tersi sağ taraf üsttedir ki, olması gerekenin tamamen tersidir. Ancak bu sistemi çıkaran batı olduğundan onların doğrularıdır. Aslında erkekler de, kıyafet sağ taraf iliklendiğinde üstte yani, Akl-ı kül’ün üstte olması lâzım gelmektedir. Bayanlar da ise kendi fıtratları gereği kıyafetleri’nde sol taraf üstte olmalıdır. Böylece batının ters değerleri kıyafetlerinde de yaşanmakta, bizlerde onlara uyduğumuzdan bu yanlış değerlere kıyafetlarimizi de uydurmak zorunda kalmaktayız.
Bir başka şey daha ilâve edelim ki; bu da sol elle yemek yemektir. İşte sol ağırlıklı hayât ve davranış biçimleri yemeklerine de yansıdığından onlar yemeklerini de sol elleriyle yerler. Bizler de, modern olacağız diye onlara özenerek sol elle yemek yemeği taklid etmekteyiz. Halbuki; İslâm sağ “akl-ı kül” hükmüyle’dir, ve her mübarek yerlere girerken sağdan başlanır, (v.s.) çünkü sağ Akl-ı kül’ün temsilcisidir, ve sağ giriş, sol ise çıkış içindir.
(27/Neml-karınca Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve edelim. Değişik mertebelerden değişik yorumlardır okunması faydalı olur.
(27/12) “Ve elini koynuna sok, bembeyaz, kusursuz olarak çıkıversin. Dokuz mucize ile Firavun'a ve kavmine -git- şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.”
Ve edhil yedeke: elini dâhil et
Fî ceybike : gögsüne sok.
Tahruç: çıkar Beydâe min gayri sûin: bembeyaz parlak bir el olsun.
Fî tis’i Âyatin ilâ firavne ve kavmihi : ve 9 işaretle, Âyetle fir’âvn’a ve kavmine git. 2 tanesini burada belirtti. Diğerlerine bakacağız.
İnnehum kânû kavmen fasikın: çünkü onlar fasık, bozuk kavimdir. Onları doğrultmak için bu 9 mu’cize ile birlikte onlara git.
Elini sok: fî ceybike Bizim Ahmet Elitaş isminde arapça bir hocamız vardı.
gerçekten çok gayretli, müstesna, çalışkan, ehlullaha muhabbetli bir insândı. Kendi hocası ile Kûr’ân-ı Kerîm tefsirine başladıkları zaman bu Âyet’e gelmişler. Başka bir Sûrede de var bu Âyet’in –mevzuu elini koynuna sokması, Hocası soruyor? Ayette açıklama yok.
-Hangi elini soktu diyor?
-Hocam diyor, sağ elini soktu göğsüne, kalbinin üzerine.
-Niye? Diyor sağ eli.
-Çünkü diyor her güzel iş sağ el ile yapılır. Bu yüzden sağ elini soktu. 1953 senesinde Hocası Mehmet Fatih Efendi, yeni yapılan Çiftlik önü câmiine imam olarak tayin olmuş. Rahmetli. Allah onlardan gani, gani râzı olsun. Çocuktuk gidiyorduk, sabahları ders okuyorduk. O anlatıyor. Tefsir okurken, bizde tam buraya gelmiştik, o hoş bir halde bu hatırasını anlatıyordu.
Şunu veya bunu yermek için değil, Allah hepsinden razı olsun. Düşündüğü şeriat mertebesinden doğru. Âyet-i Kerîme’ye ters değil. Âyet’te yön belirtilmemiş. Herkez mantığına göre sağ elde diyebilir, sol elde diyebilir. O kanaatte de oluşabilir. Mertebe itibariyle ikisi de olur. Ama biraz daha meseleyi derinleştirmeye doğru gittiğimizde bu işin hakkın indinde nasıl olduğunu anlamaya çalıştığımızda iş değişiyor. Sûret olarak sağ elini soktu. Çünkü sağ el hayırlar için ayrılmıştır. Her iş sağdan hayırlı olur diye yorum vardır. Ama bu dışarıdan bir mantıkla oluşturulmuş tahsis
tir. Sağ el tahsisi olmakta. İlâh-î murat hangisiydi veya Mûsâ (a.s.) mın gerçekten tatbik ettiği hangi eliydi onu anlamamız gerekiyor. Buraya geldiğimizde buradaki el Mûsâ (a.s.) mın elidir, Muhammet (a.s.) mın eli değildir. Bunun çözülmesi ancak, mertebe itibariyle bakılarak mümkün olabilir.
Bu el Mûsâ (a.s.) mın eli olduğundan sol eldir. Muhammed (a.s.)a C. Hakk aynı ifadeyi deseydi sağ eli olacaktı. Allahu Âlem. Bir iddia diye olmasın. İddia değil.
Sağ da olur, sol da olur. Bir şey de fark etmez aslında. Ama diğer yönü ile bakarsanız çok şey fark eder. Çünkü irfaniyyet, Âriflik meselesidir. İlmi hakîkî’nin her mevzuu kendi gerçekleri üzerinde idrak ettirilmesidir. C. Hakk Mûsâ (a.s.)a (28/30) TUR Dağının sağ tarafından nida edildi diyor. Mûseviyyet ve İseviyyet mertebesi nefsi kül olduğundan solu ifade eder. Ama Muhammediyet mertebesi, hakikat, aklı kül mertebesi olduğundan sağı ifade eder. Müslümanların yönü sağdır, Hıristiyanların Mûsevilerin soldur, nefsi küldür. Siyasilerin kullandıkları mânâda sağ, sol değil. Beden ortadan ikiye ayrılmış olsa bunun sol tarafı nefsi kül; sağ tarafı aklı kül’dür, hakikati muhammediyye’dir. Çünkü sol taraf sağa doğru hareket etmekte, yani sağa ulaşmaya gayret etmekte. Nefsi kül’ün aklı külle doğru yönelmekte ki gayesi budur.
İlâh-î akla, aklı külle ulaşmak. İşte Mûsâ (a.s.) bu sistem içerisinde sol elini sağa aklı kül tarafına soktu. Ve aklı kül onu kemâle erdirerek nurlandırdı, parlattı. Zâten Mûsâ (a.s.)ın sağ eli asası ile dolu idi. (20/17) “nedir sağ elinde olan” denmişti. Aksi halde sağ elini sola sokmuş olsaydı, o el bulanık bir el olarak çıkardı. Çünkü aklı kül nefsi külle bulanmış olacaktı. Nefsi külle perdelenmiş olacaktı. Zâten Hz. Rasûlüllaha böyle bir teklif olmadı. Peki nasıl bir bilgi verildi Hz. Rasûlüllah’a. Tebarekellezi biyedihil mülkü.(67/1) Senin elindeki mülk “Onüç” ne mübarektir. (6+7=13) (67) Allah ismininde sayı değeridir.
Diyerek hem aklı kül hem nefsi kül tüm olarak verildi. Tebârekeyi de bir bakıma bu yüzden okuyoruz. Âyet evvelâ
Allah’ın mülküne, ne bereketlidir, diye Hakk tarafından bakıldığında, kula hitap olunduğunda ise. -Ey kulum, ey Rasûlüm senin elindeki mülk ne mübârektir. Mülkten kasıt evvelâ bu beden. Eğer o aklı kül hakikatini idrak etmiş ise İnsân-ı Kâmil mertebesinden bütün âlemleri elinde tuttuğundan mübarektir. Hani deniyor ya bütün âlemler İnsân-ı Kâmil’in gönlünün içerisine girse köşesinde bir yer tutmaz. Bütün âlemleri sağdan sola ihata etmiş olur. İşte sol nefsi kül; sağ aklı kül. İkisini birleştirdiğimizde tevhit olur. Hakkın eli olmakta. Hani deniyor ya mü’min kulun kalbi. Hakk’ın Celâl ve Cemâl parmakları arasındadır.
İşte Mûseviyyet mertebesi ve Muhammediyyet mer-tebesi ellerinin özetle karşılaştırılması bu kadar muazzam farklılıkları ifade etmektedir. Peki İsâ (a.s.) ın bu eli ne yaptı? Çamurları aldı kuş yaptı. Ama oda iki elini kullandı. Sağa en yakın o oldu diğer ümmetlerden. Hakikati Muhammediyeye en yakın İseviyet’tir. Bize en yakın İseviyyet mertebesi. İki elini kullandı.
(5/110) “ve tenfehu” Benim iznimle kuş olup uçtu diye İsâ (a.s.) ın elinin mubârekliği bu kadardır. Körlerin gözünü açması. Kuşları uçurması. Elini mesh ettiğinde ölüleri diriltmesi gibi. Mûseviyyet mertebesinde elini cebine sok, koynuna sok dendi ve beyaz olarak çıktı. İseviyyet’te yed-i – elini kullanması. Kuşları uçurması, mucizesini gösterdi biiznihi- benim iznimle deniyor. Ama Muhammediyet mertebesinde de övgü “TEBÂREKELLEZİ BİYEDİHİL MÜLK” Elindeki mülk ne bereketlidir. Ne kadar sonsuz bir lütfu vardır senin elinde. Bakın bu elimizi açtığımız zaman biri 18- biri 81 toplamıda 99 etmektedir. Mü’minin eli 99 “Esmâ-ül Hüsnâ” yı üretmekte, onun faaliyyetlerini üretmekte. Ama o gayrı Müslimlerin elinde de var ama tahakkukları yok. İzin yok. İzin bizde. Ama biz kullanamıyoruz onlar daha çok kullanıyorlar ayrı mesele. Bu âlemde ne kadar icat varsa bu iki elle meydana gelmekte. Böyle bir yüksek kerâmet ve mucize sahibi bu eller ama biz bunun farkında değiliz. Ama onun ismi Ahmet olur, Yahya olur, o eldir onu yapan.
Bir gün Mevlânâ Câmî Hz. ne bir hanım geliyor. Kucağında çocuğu ile ağlıyor, iki gözü iki çeşme, ne olur Efendi Hz. Okuyun çocuğun gözleri açılsın, a’ma imiş çocuğun gözleri. Kızıyor Mevlânâ Câmî Hz.leri
-Haşa, haşa biz İsâmıyız ki, gözleri açılsın.
Hanım gidiyor meyus oluyor. O anda haktan bir nida geliyor ki ;
-gözleri açan İsâ değil bizdik, biz diyor.
Hemen hanıma ;
-Gel gel hatun gel, “kum bi iznillah.”
O anda Molla Câmî, ortada yoktur Hakk o lisân-ı söylüyor, ve çocuk gözlerini açıveriyor, kadın da gülerek gidiyor.
Diğer peygamberlerin meydana getirdiği mucizeleri Hz resulullahın ümmetinden meydana gelmekte. Bunların karşılığı var. İsâ (a.s.) ölüyü diriltti ama hangi ölüyü diriltti, bedeni ceseti diriltti. Hakikati muhammediyye ise Rûhları diriltiyor, her an da bu sonsuz diriltme devam ediyor. İsâ (a.s.) 2 kişiyi (zannediyorum) dirilttiği söylenir. Ama Muhammet (a.s.) ın kıyamete kadar milyarlarca kişiyi diriltiyor, diriltecektir, Allahın izniyle.
“ Dokuz mucize-Âyet- ile Firavun'a ve kavmine –git” Âyetler ve işaretler ile kavmine git. Çünkü onlar bozulmuş kavimler idi. Esmâ-i İlâhiyye’lerini karmakarışık etmiş. C. Hakk’a istediği şekilde ki o Esmâ-i İlâhiyye’lerin sahibi C. Hakk’ın proğramladığı şeklinde kullanmayarak işi karıştırmaları yüzünden fâsık oldular, bozdular, bozgun-culuk yaptılar. Peki 9 ayet, 9 mucize ne idi.
1-Asa:yukarıda bahs edildi.
2-Yedi Beyza: beyaz el, parlak el.
3-İman etmedikleri sürece kıtlık.
4-Tufan: çok büyük tufan oldu. Fir’âvn ve kavmi geliyorlardı. Bu mucizelerden biri başlarına geliyordu. Bir müddet düzeliyorlardı. Sonra tekrar bozuluyorlardı. Sonra hemen
bunlar kısa bir süre sonra olmuş değil. Mûsâ (a.s.) daha ateş hadisesinden sonra kavminin arasına gidecek 20 yıl daha orada kaldığı vaaz ettiği, Fir’âvn’a gidip mücadele ettiği, ondan sonra Mısırdan çıktıkları hadisesi var, 40 sene de sahrada dolaştılar. ve 40 yaşında Mısırdan çıktı. o kibtiyi öldürünce 10 sene Şuayp (a.s.) ın yanında kaldı. geriye döndü. 20 kusür yıl risâletine devam etti. İşte kabul edenler etti. Bu 9 mucizesi bu Sûreler içinde oldu. Müneccimlerle sihirbazlarla karşılaşması, o hadiseler o Sûreler içinde oldu. Ondan sonra çıktı mısırdan
5-Çekirge:1 sene bütün gıdalar çekirge istilasına uğradı.
6-Kurbağa: O kadar çok çıktı ki kurbağadan basacak yer bulamadılar.
7-Bit çıktı:
8-Nil suyu onlar hakkında kana dönüştü. Nile gidiyorlardı sulamak için kan oluyordu. Beni İsrâîl’den birisi gidiyorsa su oluyordu. Uzun seneler Fir’âvn ve halkı bu mucizelerle boğuştu.
9-Denizin yarılması: Mısırdan çıkıyorken Kızıldenize 12 yerden asasını vurdu. Oradan geçtiler.
اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
(İzheb ilâ fir’avne innehu tagâ.)
(Tâ-Hâ, 20/24) “Firavuna git! Çünkü o, azdı.”